Abdülhalık Gücdüvani

Abone Ol

Abdülhâlık Hazretleri, Buhâra’ya yaklaşık 40 km mesâfedeki Gucdüvân kasabasında doğdu. Babası, İmâm Mâlik Hazretlerinin neslinden, zâhirî ve bâtınî ilimlere vâkıf bir âlim olan Malatyalı Abdülcemîl Efendi idi. Rivâyete göre, düşmanları tarafından şehirden çıkarılan Malatya sultânının tahtına dönmesini sağlayan Abdülcemîl Efendi, mükâfât olarak sultânın kızıyla evlendirildi. Hızır (a.s.), Abdülcemîl Efendi’ye bu evlilikten bir oğlu olacağını müjdeledi ve ismini Abdülhâlık koymasını tembihledi. Bir müddet sonra Abdülcemîl Efendi, âile efrâdını alarak Buhâra’nın Gucdüvân kasabasına hicret etti. Abdülhâlık Hazretleri burada dünyaya geldi.

Küçük yaşta ilim tahsili için Buhâra’ya giden Abdülhâlık Hazretleri, şehrin büyük âlimlerinden İmâm Sadreddîn’in yanında tefsir okurken; “Rabbinize yalvara yakara ve gizlice duâ edin! Bilin ki O, haddi aşanları sevmez!” (el-A‘râf, 55) âyetine gelince, hocasına buradaki gizliliğin ne mânâya geldiğini sordu. Çünkü sesli olarak zikredince diğer insanlar, kalben zikredince de şeytan bundan haberdâr olmaktadır. Zira hadîs-i şerîfte buyrulduğu üzere şeytan, insanoğlunun içinde damardaki kan gibi dolaşmaktadır. Bu durumda hafî/gizli zikir nasıl tatbik edilecektir?

Hocası Sadreddîn Efendi, bu suâle şu cevâbı verdi:

“–Evlâdım, bu, ledünnî ilme âit bir meseledir. Cenâb-ı Hak dilerse ehlullah’tan bir zâtı karşına çıkarır ve sana bu hususu tâlim eder.”

Rivâyete göre, Hazretleri bir gün bağda otururken Hızır (a.s.) geldi ve havuza dalmasını, suyun altında iken “لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ” diye zikretmesini söyledi. Böylece ona hafî zikrin usûlünü öğreten Hızır (a.s.), ayrıca bu zikir esnâsında sayıya riâyet etmesi gerektiğini söyleyerek, vuk¯uf-i adedî kâidesini de tâlim etmiş oldu.

Yine bir gün Hızır (a.s.), Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretlerinin yanına gelmişti. Hâce Hazretleri, evinden iki arpa ekmeği getirdi. Hızır (a.s.) ondan yemedi. Hazretleri:

“–Yiyiniz; helâl lokmadır!” dedi. Hızır (a.s.):

“–Gerçekten helâldir, ama hamurunu yoğuran, abdestsiz yoğurmuştur. Bunu yemek bize revâ değildir.” buyurdu.

Bu şekilde Hızır’ın (a.s.) manevi terbiyesi altında yetişen Hazretleri, daha sonra yine onun işaretiyle Yûsuf Hemedânî Hazretleri’ne intisâb etti. Kendileri bu hususta şöyle buyururlar:

“Yirmi iki yaşımdaydım. Diri gönüllülerin hocası Hızır (a.s.) beni büyük şeyh Hâce Yûsuf Hemedânî Hazretlerine zimmetledi ve ona beni terbiye etmesini vasiyet etti. Hâce Yûsuf Hazretleri Mâverâünnehir’e her geldiğinde onun hizmetine koşar, kendisinden istifâde eder, feyizleriyle ihyâ olurdum.

Gucdüvânî Hazretlerinin ortaya koyduğu sekiz esas, Nakşibendi’ye tarikatında seyr u sülûkün temel kaideleri olarak kabul edilmiştir. Kelimât-ı kudsiyye diye isimlendirilen bu kâideler şunlardır:

1- Hûş der dem: Alınan her nefeste zikir hâlinde olup mânen uyanık bulunmak, gafletten sakınmak.

Şâh-ı Nakşibend Hazretleri şöyle buyurmuştur:

“Bu yol, nefes üzerine binâ edilmiştir. Bu sebeple, alıp verirken nefesini çok iyi muhâfaza etmelisin! Hattâ iki nefes arasını bile muhâfaza etmelisin!

2- Nazar ber kadem: Yürürken gaflete sebep olacak herhangi bir şeyi görmemek için önüne (ayak ucuna) bakmak. Zira kalbi en çok perdeleyen şey, gözden gönle akseden lüzumsuz ve menfî sûretlerdir.

Ayrıca ayakucuna bakarak yürümekte; gözü haramdan korumak, edep, hayâ, tevâzû ve Sünnet’e bağlılık fazîletleri vardır.

3- Sefer der vatan: Her adımda Hakk’a yürümek. Nefsânî sıfatlardan sıyrılıp rûhâniyeti inkişâf ettirerek mânevî zirvelere ulaştıracak olan iç âlemdeki yolculuğa yönelmek. Zâhiren de mürşid-i kâmili ziyaret edip terbiyesine girmek için seyahat etmek.

4- Halvet der encümen: Zâhirde halk ile kalben Hak ile beraber olmak.

Melik Hüseyin, Şâh-ı Nakşibend Hazretlerine:

“–Halvet der encümen nasıl olur?” diye sormuştu. Nakşibend Hazretleri:

“–Bu, zâhirde halk ile ülfet eden, bâtında ise devamlı Hak Teâlâ Hazretleri ile meşgul olan; halk ile ülfeti, kendisini Hak Teâlâ’nın zikir ve tefekküründen geri koymayan kişiye nasîb olur.” buyurdular.

Melik tekrar:

“–Böyle bir şey mümkün müdür?” diye sorunca Nakşibend Hazretleri şu âyet-i kerîme ile cevap verdiler:

“Öyle erler vardır ki, onları ne ticaret ne de alışveriş Allâh’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamaz...” (en-Nûr, 37)

5- Yâd kerd: Dilin zikriyle beraber kalbin de zâkir hâle gelmesi ve “nefy ü isbât” zikri yapmak. Nefy ü isbât ise kelime-i tevhîdin hakîkatinde derinleşme gayretidir. Kulu Rabbinden gâfil bırakan bütün hevâ ve hevesleri, daha “Lâ ilâhe” derken kalpten nefyedip, Allah’tan gayrı bütün maksudları kalpten silip atmaktır. Daha sonra da kalbin bu arınmış zemininde “İllâllâh” hakîkatini sâbitleyip, gönlün yalnızca Allâh’a mahsus kılınmasına gayret etmektir.

6- Bâz geşt: Kelime-i tevhîd zikrinin ardından;

“ Allah’ım! Maksadım Sen’sin, gayem Sen’in rızanı kazanmaktır.” cümlesini söylemek.

7- Nigâh dâşt: Kalbi lüzumsuz düşüncelerden korumak, nefy ü isbâtın mânâsını kalpte muhafaza etmek.

8- Yâd dâşt: Zikrin temin ettiği manevi uyanıklığı devam ettirmek ve kendini daima Hakk’ın huzurunda bilmek.