28 ŞUBAT'TAN 17 ARALIK'A

Abone Ol

28 Şubat sürecini en çok eleştiren hatta lânetleyenlerden biriyim. Çünkü bu süreçte çok büyük hukuksuzlukların altına imza atıldı. Biraz dinle diyanetle ilgili olanlar “mürteci” damgası vurularak görevlerinden alındı, haklarında soruşturmalar açıldı, sürgün edildi. Yiyecek ekmeğe muhtaç hale gelenler oldu.

O zaman da çok söylemiştim; “bu kadar mazlumun âhı bu zulmü yapanları ondurmaz” diye!

28 Şubat'çılar güçlüydü, kendilerine çok güveniyorlardı ve bu sürecin bin yıl devam edeceğini söylüyorlardı.

Süreci başlatanların hedefi “irtica” idi. Büsbütün haksız da değildiler. Devletin içine sızmış olan, “gerici”, “yobaz”, “mürteci” sıfatını fazlasıyla hak edenler vardı. Ama masumiyet karinesini çiğner, yargılamadan, her dindarı mürteci ilan eder ve sorgusuz sualsiz hakkında işlem yaparsanız pek çok masum insanın hakkını ihlâl edersiniz. O zaman hiçbir haklılığınız kalmaz. 

28 Şubat sürecinde yaşananlarla 17 Aralık'tan sonra cemaate karşı yürütülen operasyonlar arasında önemli benzerlikler var:

28 Şubatçılar Devlet içindeki “irticaî” yapılanma ile mücadele ettiklerini söylüyorlardı. Sayın Başbakan'ın da dediği gibi, Devletin içine sızmış çetelerle mücadele ediyorlardı. Amaçları Devleti ve Cumhuriyeti korumaktı. Hedeflerinde ise dindarlar vardı. Ama onlar, “mürteci” dedikleri kimselerin samimi dindarlar olmadıklarını iddia ediyorlardı.

Bugün de Sayın Başbakan yaklaşık olarak aynı şeyleri söylüyor. Hedefte de yine dindar olduğunu iddia eden bir kesim var. Ama Başbakan onların dindarlığına inanmıyor olacak ki liderlerini sahte peygamberlere benzetiyor.

28 Şubat'çılar yargıya güvenmiyordu, bugün de güvenilmiyor.

28 Şubatta olduğu gibi bugün de Devlet içindeki yapının gelir kaynaklarına darbe vurulmaya çalışılıyor. Bugün de muktedir olanlar, iktidarlarının bin yıl devam edeceğini zannediyor. Ve bugün de masumiyet karinesi ihlâl ediliyor. Binlerce kamu görevlisi sorgusuz sualsiz görevinden alınıyor ya da başka görevlere tayin ediliyor. 

Eğer bunlar gerçekten suçluysa haklarında disiplin soruşturması ya da ceza kovuşturması başlatılıp cezalandırılmaları gerekmez mi? Eğer suç işledikleri sabit olursa en ağır cezalara çarptırılsınlar, memuriyetlerine son verilsin hatta hapse tıkılsınlar. Ama yargısız infaz yaparsanız 28 Şubatçılardan ne farkınız kalır? Aradaki fark, dindar olduğunuzu söylemeniz, Allah'ı Peygamberi dilinizden düşürmemeniz mi? 

Bir zamanlar Osmanlı Bankası vardı. Yaşı müsait olanlar hatırlarlar, reklamları şöyle bir sloganla biterdi: “Yok aslında birbirimizden farkımız. Ama biz Osmanlı Bankasıyız”.

Ve insan düşünmeden edemiyor: Yoksa 28 Şubatçılar haklı mıydı? Bugün Başbakan'a destek veren geniş halk kitleleri neden 28 Şubatçılara destek vermedi? Yoksa 28 Şubatçıların kabahati Allah - Peygamber dememeleri, her Cuma namazını başka bir camide kılmamaları, konuşurken ayetler - hadisler okumamaları mıydı?

Küçük bir ikaz: Zulümle âbâd olunmaz. 28 Şubat'çılar gibi davranırsanız sonunuz da onlarınki gibi olur. Bugün çok güvendiğiniz hâkim ve savcılar yarın idam fermanınızı imzalayıverir. Silivri önünde bekleyenler, sloganlar atanlar bu kez sizin aileleriniz olur.

Devlet içindeki paralel yapılanmalara ben de karşıyım. Ama çözüm bu olmamalı. Yanlışı yanlışla düzeltemezsiniz.

***

28 Şubat sürecinde yargı dik durabilseydi onca insan zulme uğramaz, hukuka aykırı atama ve görevden almalar yargıdan dönerdi. Ama askerler yargıya brifing vermeye kadar işi ileri götürdüler, nasıl karar vermeleri gerektiğini hâkimlere dikte ettiler. Yüzlerce hâkim o brifinglere koşarak gitti ve ayakta alkışladı. Ayakta alkışlayanlar arasında bugün HSYK'nın ve yüksek yargının içinde çok önemli görevler yapan ve 28 Şubat sürecine, Ergenekon'a, Balyoz'a karşı mücadele ettiğini söyleyenler var. Şimdi de cemaate karşı mücadele ediyorlar. Acaba yarın kimin yanında olacak, kime karşı mücadele edecekler?

Keşke belli gruplara karşı değil de sadece adaletsizliğe karşı mücadele edebilselerdi. Keşke hukukun üstünlüğünü savunabilselerdi. Keşke rızkı sadece Allah'ın verdiğine yürekten inanabilselerdi. O zaman ne 28 Şubat'lar olurdu ne de 17 Aralık'lar.