banner5

Hz. Pir’in karıncası; Mehmed Dede 

Ankaralı Mehmed (Arısoy) Dede, ömrünü Hz. Mevlana’ya adamış bir Mevlevi Dervişi. Genç yaşta Anka’dan Konya’ya gelmiş, 1001 günlük çileye katlanmış, Dede unvanına yükselmiş, yeni rejim sonrası dergâhı terk etmemek için hizmetli olarak görev yapmış, kendi ifadesiyle Hz. Pir’in karıncası olmuştur. Büyük bir tevazu içinde Pirine olan aşkla ömrünü tamamlamıştır

Hz. Pir’in karıncası; Mehmed Dede 

Ankaralı Mehmed (Arısoy) Dede, ömrünü Hz. Mevlana’ya adamış bir Mevlevi Dervişi. Genç yaşta Anka’dan Konya’ya gelmiş, 1001 günlük çileye katlanmış, Dede unvanına yükselmiş, yeni rejim sonrası dergâhı terk etmemek için hizmetli olarak görev yapmış, kendi ifadesiyle Hz. Pir’in karıncası olmuştur. Büyük bir tevazu içinde Pirine olan aşkla ömrünü tamamlamıştır

15 Mayıs 2019 Çarşamba 15:13
Hz. Pir’in karıncası; Mehmed Dede 

Ankaralı Mehmed (Arısoy) Dede, 1874 yılında Ankara’nın Hacı İvaz mahallesinde dünyaya geldi. Babası Yorgancıoğullarından Seyid Mehmed’dir. Oğlunun adını Hacı Mehmed koymuştur. Adını neden Hacı koydun hacca gitmeden diyenlere şu cevabı vermiştir; “Bu çocuk doğmadan birgün önce Alemi manada benim elimden tuttu. Beraber hac vazifesini ifa ettik… Onun için ismini hacı koydum.” 6 yaşında mahalle mektebine başladı. Daha sonra Ankara Mekteb-i Rüşdiyesi'ni pek iyi derecede bitirdi. Üstün zekası, ahlakı, terbiyesiyle hocalarının dikkatini çekti. Ankara Mülkiye İdadisine girdi. Arapça, Farsça ve Fransızca dersleriyle birlikte ulum-ı diniye, tarih, coğrafya, fen dersleri, hüsn-i hat tahsil etti. Birgün Farsça hocası İbrahim Efendi Mesneviden bir metin vermişti. Metni tercüme ederek hocasına verdi. İşte o günden sonra mesneviyi okumaya başlamıştır. Zaman zaman Ankara’daki Mevlevihane’yi ziyaretle dervişlerle sohbet ediyor, müşküllerini danışmıştır. 

O günlerde “Dede” olma süreci başlamış, içinde sönmek bilmeyen aşkla Hz. Pir’in yanına gitmek için heyecanlanmıştır. Derviş olmanın çilesi içindeki coşkuyla ilah-i aşka dönüşmüş, ahlak ve fazilet abidesi olarak günümüzde dahi bizlere ışık olmaktadır. 

Mehmed Dede, Mevlevilik geleneği açısından canlı bir tarihtir. Konya Mevlana Müzesi’nde mensup olduğu kapıya içten bağlı bir vefa göstermesine karşılık, hücresinde oturmaya izinli, müstesna bir yadigardır. Elini öpenlere, “Yok Ol Evladım” diye dua etmektedir. “Yok Ol Evladım” demek onun lisanında, “kendi nefsini camianın menfaati namına ve o yolda sil, benliğini kendi benliğinden daha şümullü ve daha büyük bir varlık uğruna yok et” demektir.  

Hayatı boyunca ziyaretçisi eksik olamamıştır. Çok nazik ve misafirperver Mehmet Dede’nin hergün 25-30 ziyaretçisi olmuş, onlara sağlıklı günlerinde mangalda kahve pişirmiş, şeker ve lokum ikram etmiş, Mesnevî ve Dîvân-ı Kebir’den parçalar okuyarak izah etmiştir.

Cumhuriyet’in ilanından sonra Müze çalışanı olarak hücresinde kalmasına izin verilmiş, büyük bir tevazu içinde Pirine olan aşkla ömrünü tamamlamıştır. 

MEVLEVİ DERVİŞİ OLMA AŞKI VE KONYA’YA GELİŞİ

1895 yılında mülkiye idadisini başarıyla bitirdi. Herkes devlette iş bulmak için koştururken o Ankara Mevlevihanesi’nin yolunu tuttu. Orada Ali Dede ile konuştu. Ali Dede kendisine, “Bu elindeki kağıtla sana dünya kapıları açık Mehmed. Var git sende bir iş bul. İnşallah büyük adam olursun” telkinlerine rağmen Mehmed Dede, sürekli “Ben derviş olmak istiyorum, Dede” cevabını veriyordu. 

Mehmed Dede’nin ısrarı karşısında, “Evvela ailenin rızasını al. Onların rızası hak rızasıdır. Sonra bil ki o kağıt parçası bu kapıyı açamaz. Gönül kapısının anahtarı aşktır” cevabını verdi. O günden sonra, diploma lafını bir daha kimseye açmadı. Tam bir yıl babasının rızasını almak için çalıştı, sonunda bunda da muvaffak oldu, Konya yoluna düştü. Ankara Dikmen semtine geldiği zaman dönüp arkasına baktı ve bu bakış Ankara’ya son bakışı oldu. Ömrü artık Konya’da geçecekti. 

Ankara’dan Konya’ya yayan geldi. Türbeyi görünce heyecanı arttı. Yeşil Kubbeyi uzaktan gördüğü zaman içinde bir burukluk, bir yanma duymuştu. Ne buyurmuştu Hz. Mevlana, “Dostlarımız, türbemizi yüksek yapsınlar ki çok uzaklardan görünsün. Herhangi bir kişi ta uzaklardan türbemizi görür tam bir aşk ve imanla bizi hatırına getirerek Tanrı’ya niyazda bulunursa o anda bütün duaları kabul olur.” Bu sözleri hatırlayan Mehmed Dede, elleri titreyerek havaya kalktı, dudaklarından şu kelimeler döküldü: “Dergah-ı Ûlya’na kabul et beni. Senin karıncan olayım. Kabul et beni ya Hz. Pir’e…” Fatiha Suresini okudu, gözyaşları süzülmeye başladı yanaklarından.  

Türbenin önüne geldi. Yorgun değildi ama cesareti yoktu dergaha girmeye. Selimiye Camii önündeki şadırvanın taşına oturdu, bir süre seyretti Yeşil Kubbeyi. Sonra abdest aldı. Göğsünün üzerinde günlerce taşıdığı mektubu çıkararak, Türbenin dervişan kapısına yöneldi. İçeri girdiğinde bir derviş tarafından, “Hoş geldin evladım” diyerek karşılandı. Ankaralı Ali Dede’den Aşkî  Dede’ye yazılan mektubu dervişe verdi. Aşkî Dede ile görüştüler. Aşki Dede kendisine, “Çok gençsin oğlum. Var git, dön geri. İyice bir düşün, sor soruştur öyle gel” nasihatlarına aynı üslupla cevap verir; “Kararımı çoktan verdim. Dönüşü yok bu yolun.”

O günden itibaren çileye girdi. 1001 günlük çile dönemi içinde ruhen inkişaf etmiş, dergah canları ve dervişlerinin muhabbetini kazanmış, zaman zaman Postnişin Abdülvahid Çelebi’nin teveccühlerine mazhar olmuştu. Çile döneminin bitiminde merasim-i mahsusa ile 9 Mart 1900 tarihinde Hücrinişin derviş olmuştu. Hücresinde oturduğu zaman 26 yaşında genç, mütevazi, alim, aşık, ehli dil ve olgun bir dervişti. Aşkî dede meresimden iki gün evvel vefat etmiş, onun boşalan hücresi Ankaralı genç dervişe verilmiş, Mehmed artık Dede olmuştur. Birkaç ay sonra Dergah bevvaplığına verildi. Artık Pir’inin eşiğinde gece-gündüz onun hizmetindeydi. Yıllar manevi bir aşk, vek ve sefa ile geçti. Dervişan’ın diğer dergahları da ziyaret etmesi, dedelerle tanışması dergah adabındandı. Ankaralı Mehmed Dede, 1906’da Bursa Mevlevi Dergahı’na gitti. Daha sonra İstanbul’a geçti, Afyon’a uğradı, memleketi olan Ankara’yı ziyaret etti ve tekrar Konya’ya asıl dergahına döndü. 

DERGAHTA KENDİNİ SÜREKLİ GELİŞTİRDİ

Dergah’ta bulunduğu süre içinde kendini sürekli geliştirmiştir. Farsça ve Arapça dillerine oldukça vakıfta. Mesnevi’den Filibeli Sıdkî Dede’den Mesnevi okumuş, bazı bahislerini hıfzetmişti, Divan-ı kebir’den birçok gazelleri güzel üslubuyla tercüme etmişti. Hüsn-i Hatta talik ve nesih üstadı sayılırdı. Sultan Veled’in İbdidaname, Rebatname ve İntihaname eserleriyle, İsmail Ankaravi’nin Minhac’ül Fukarasını, Sipehsalar’ın Menakıb-ı Mevlanası’nı ve daha bazı eserleri okumuştur. Müziki dersleri almış, zaman zaman ney üflemiştir. Hz. Mevlana hayatını, “Hamdım, piştim, yandım” sözleri ile özetlemiştir. Mehmed Dede’de Mevlana’nın Farsça rubaisini okuyuncaya kadar hamlık dönemi geçirmiş, bu rubaiden sonra ise pişme dönemi ve Konya’ya gelip asitanedeki dönemi de yanma dönemi olmuştur. Bu yanma döneminde gözü, ruhu hiçbir şey görmemiş ancak pirine hizmet etme aşkıyla yanmıştır. 

YENİ REJİMİN SON DERVİŞİ OLDU

Cumhuriyet’ten sonra 1925 yılında bütün türbe ve dergahlar kapanmış ancak müze olması kaydıyla sadece Mevlana Türbesi ve Dergahı açık bırakılmıştı. Bunun üzerine Postnişin Çelebi İstanbul’a gitmiş, bütün dervişler sağa sola dağılmıştı. Sadece Mehmed dede hücresinden ayrılmıyordu çünkü o gitmek için değil ölmek üzere dergaha gelmişti. Kendisini hücresinden çıkarmak isteyen müzenin ilk Müdürü Yusuf Akkurt’a adeta yalvarırcasına şu ifadeleri kullanmıştır: “Müdür bey, eğer kabul ederseniz hademe olarak kalmak hem Pir’ime hem size hizmet etmek isterim. Ne iş verirseniz yapabilirim. Beni buradan ayırmayınız, buraya dönmemek üzere geldim, burada ölmek isterim.”

Bu talep uygun bulundu ve Mehmed Dede gündüz hademelik, gecede bekçilik yapmak üzere dergâhta kaldı. 3 kıtaya yayılmış yüzlerce dergahın merkezi Mevlana Dergahı’nın bevvap ve türbedarı, idadi mezunu, alim ve fazıl Ankaralı Mehmed Dede, şimdi Mevlana Türbesi ve Müzesi’nin süpürgecisi, hademesi ve bekçisi olarak büyük bir şevk ve sâdâkâtla vazife görüyordu. Bilmiyordu ki süpürgeden nasırlaşan elleri birgün prensler, vekiller, sefirler tarafından öpülecekti. 

Bu hizmeti 9 yıl sürdü. Yaşı 60’a varmış, uzun boyu Pir’in önünde bükülmüştü. 1934 yılında vazifeden alınmış, maaşı da kesilmişti. Dergâh’tan ayrılırken, hasan Ali Yücel tarafından vefatına kadar hücresinde oturma izni çıkartılmış, huzur ve sükûn içinde son günlerini hücresinde geçirmiştir. 

Mehmed Dede, 1935’de yürürlüğe giren Soyadı Kanunu ile Arısoy soyadını almış ve Ankaralı Mehmet Arısoy Dede olarak da anılmıştır.

NE O PİR’İNİ NE DE HZ. PİR ONU BIRAKTI 

“Dergâh-ı Ûlya’na kabul et beni. Senin karıncan olayım. Kabul et beni ya Hz. Pir” duasıyla dergâha gelen Mehmed Dede, Hz. Pir’i hiç yalnız bırakmadı ve Hz. Pir de onu bırakmadı. Dergâh Müze olurken, rüyasına giren Hz. Mevlana, Dede’nin eline bir süpürge verir ve kapı önüne kadar süpürmesini söyler. Bu rüyaya ilk başta bir anlam veremez. Ancak dergâh müze olacağında hizmetli olarak kalma talebinde bulunur, böylece rüyası anlam bulur. Yine bir gün Müze müdürlerinden birisi, Hazret-i Mevlâna’nın kabrini açıp, mübarek cesetlerini görme düşüncesine kapılır. Her geçen gün bu arzusu şiddetlenmektedir. Mehmet Arısoy Dede bir gün o görevliye, Hazret-i Mevlâna’nın şu mesajını iletir:

“O düşündüğün şeyi yapmayacakmışsın!”

Aslında düşüncenin ne olduğunu Arısoy Dede de bilmemektedir. Mesele sonradan görevlinin düşüncesinin ne olduğunu açıklaması ile ortaya çıkar. 

Refii Cevat Ulunay birgün Mehmed Dede’yi ziyaret eder ve kalbinin hassas tellerini ihtizaza getirecek sözler söyler. Bulanık nazarlarını yeşil kubbeye doğru çevirdi, hafif bir inilti ile:

-O, karıncasından vazgeçmiyor! Dedi.

Bu söz üzerine elini öpüp hücreden çıkarken Ulunay, “Hayatımda yegâne gıbta ettiğim fâni Ankaralı Mehmed Dede olmuştur” ifadelerini kullanır. 

VEFATI 

Vefatının son aylarında dahi, ilahi aşkına kavuşacağı Şeb-i Arus’u özlemiştir. Hastalıklarında şifası Hak’tan diyerek hakikat alemini yaşamıştır. 

Refii Cevat Ulunay, Milliyet Gazetesi’nde “Bir Veli’nin arkasından” başlıklı yazısında Mehmed Dede’nin son günlerinde ney üstadı Halil Can ile yaşadığı durumu şöyle anlatıyor; 

Rahatsızlığının son günlerinde hizmetinde bulunan dervişine üç gün yanına kimsenin konulmamasını söylemiş. Kendisini ziyarete gelen Mevlânâ âşıkları ancak üçüncü gün huzuruna girmişler. Ziyaretçiler arasında bulunan ney üstadı Halil Can, “Mevlevî âdâbı üzere musafaha eyledik. Hazret yorgun görünüyor, fakat tatlı tatlı musahabe ediyordu. Bir aralık bana: ‘Biraz ney üfler misin?’ dedi. Emrini derhal yerine getirdim. Güzel gözleri süzüldü, zevkle dinledi. O gün ve ertesi gün bir kaç defa ziyaretine gittim. Her ziyaretimde ney üflemekliğimi rica ediyordu. Ben çalıyorum, o da lezzetle dinliyordu. Son ziyaretimde yine ney çaldım. Bitirdikten sonra:

- Halil Can! Dedi, Cenâb-ı Pîr bir rubâîsinde ne buyuruyor bilir misin?

Ney’in neler neler söylediğini dinle. Ney Allah’ın gizli sırlarını söylüyor, kelâmsız ve dilsiz olarak Allah Allah diyor.

Bundan sonra şu Mevlevî gülbankını çekti:

Nefesler pâyende ola, demler safalar müzdad ola, kulûb-ı-âşıkanküşâde ola. Dem-i-Hazret-i Mevlânâ…

Bunu müteakip bütün âşıklara selâm eyledi ve bana ‘Helâlleşelim’ dedi. Gözyaşlarımı tutamadım, ayaklarına kapandım. Helalleşmeyi uzak bir âtiye bırakalım, dedim. ‘Biz helalleşelim da üst tarafını Allah’a bırakalım’ dedi. Otuz altı saat sonra Ankara’da vefatını öğrendim.”

Genç yaşlardan itibaren canından daha çok sevdiği pirine hizmet ettikten sonra 10 Ekim 1957 Perşembe Günü saat 06.30 civarında 83 yaşında sevgilisine kavuşmuştur. Vasiyeti üzerine Sultan Selim Camii İmamı A. Şükrü Özaydın’ın cenaze namazını kıldırdıktan sonra da Yeşil Kubbe’nin gölgesi altına Üçler Mezarlığı’na olarak Mesnevîhân Sıtkı Dede ile Rûhî Dede’nin arasında senelerden beri boş kalan yere defnedilmiştir. Cenazesi pek kalabalık olmuştur. İrtihaline yetişemeyenler Konya’ya gelerek kabrini ziyaret etmekte bulunmuşlardır. İşte Mevlânâ’nın bendesi ve kendi tabiriyle karıncası böyle göçtü.

Tabi ki Mehmed Dede gönüllerde yaşamaya devam etmektedir. Sanat Tarihçisi Hasan Özönder’in ifadeleriyle, “Hem Mehmed Dede Efendi ölmedi ki. Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil. Ebedi istirahatgâhında yarım asırdan beri olduğu gibi bu günde sevenlerini buyur edip, bağrına basıyor.” 

Vefatının 3. Yılında Konya’da yayınlanan Anıt Dergisi, Ankaralı Mehmed Dede özel sayısı hazırlamış ve ve gönül insanı için şu ifadeler kullanılmıştır; “Son hücrenişin Ankaralı Mehmed (Arısoy) Dede’yi herkes tanır ve severdi. Hz. Mevlana Dergahı’nın son hatırası ve yaşayan bir tarihiydi. Kısa narin ve bembeyaz sakalının çevirdiği nurlu yüzündeki tatlı tebessüme, doyumsuz sohbetine, eşsiz tevazuu ve nezaketine gönül vermemek mümkün değildi. O, bir aşk ve sadakat timsali olarak, Mevlana Müzesi’nin hoş bir hatırası idi.”

Mehmed Dede, sağlığında biriktirdiği meblağı su, hastane gibi hayır işlerinde kullanılması için vasiyetname bırakmıştır. Vefatından sonra vasiyetnamesi bir heyet huzurunda açılmış, Mevlana Müzesi Müdürü Mehmet Önder’i vasi tayin ettiği ve şartlarının onun tarafından yapılmasını istediği görülmüştür. Bu vasiyetnameye göre vasi Mehmet Önder tarafından Şems-i Tebrizi Türbesi Bahçesine, Dede adına zarif bir çeşme yaptırılmış, Konya Hastanesi İmar Derneği’ne yardım edilmiş, layık bir şekilde mezarı yapılmış, 61 adet kıymetli kitabı Müze Kütüphanesine kaydedilmiş, vasiyetnameye harfiyen uyulmuştur. 

Edip Ali Baki, Mehmed Dede’nin vefatının ardından şu dizleri söylemiştir: 

Kemal-i Fazlu irfanıyla meşhur

Aziz Mehmed dede göçtü cihandan

Cenab-ı Pire pek bağlıydı candan

Yanında nur-ı hakla oldu mestur

KÜLTÜR İNSANLARI İHSAN KAYSERİ VE MEHMET ALİ UZ’A TEŞEKKÜR 

İslam Kültür ve medeniyetinin en önemli unsurlarından birinin tasavvuf oluşturmuştur. Bu anlamda

İslam dünyasında oluşan ilk tarikatlardan Mevlevîlik, müessese olarak Osmanlı sınırları dışına fazla taşmamış olsa da Mevlânâ’nın eserleri dünyanın her tarafına ulaşmış, farklı dillere aktarılmıştır. Hz. Mevlana ile Mevlevilikle adını tüm dünyaya duyuran Konya, tasavvufta çok sayıda Mevlevi dervişi yetiştirmiştir. Sıdkî Dede, Mehmed Dede gibi onlarca müstesna isim Konya kültürüne, Mevlevilik geleneğine hizmet etmiştir. Bunların tanıtılması hem Mevlevilik hem de Konya tarihine, kültürüne ışık tutacaktır. Bu anlamda Araştırmacı-Gazeteci İhsan Kayseri ve Araştırmacı-Yazar Av. Mehmet Ali Uz önemli bir işi başarmıştır. Vefatının 82. Yılına Armağan olarak yazdığı, “Asitâne’nin Son Mesnevihanı Filibeli (Kutbül Arif) Sadkî Dede (1823-1933)” isimli kitabı ve vefatının 56. Yılına Armağan olarak yazdığı, “Asitane’nin Son Dervişi Mehmet Dede” isimli kitapları ile mümtaz şahsiyetin bilinmesine ışık olmuştur. Yine Araştırmacı-Yazar Av. Mehmet Ali Uz, “Mevlânâ Dergâhı'nın Son Hücrenisîn Dervişi Ankaravî Mehmet Dede” isimli kitabı ile bu zatların bilinmesine büyük katkı sunmuştur. Çalışmalarıyla teşekkür hak etmektedirler. Benzer çalışmaların yapılması şehir kültürüne önemli bir hizmet olacaktır. 

KAYNAKÇA

Anıt Dergisi (Mayıs 1960), Ankaralı Mehmed Dede özel Sayısı, Yıl: 5, Sayı:27

ARAZ, Neziha (Mayıs 1960), Mehmed Dede Efendi, Konya Anıt Dergisi, Yıl: 5, Sayı:27

KAYSERİ, İhsan (2014), Asitane’nin Son Dervişi Mehmet Dede, Konya: Memleket Ofset Tesisleri 

ÖNDER, Mehmed (Mayıs 1960), Mehmed Dede, Konya Anıt Dergisi, Yıl: 5, Sayı:27

ULUNAY, Refii Cevat (1957), “Bir Veli’nin arkasından” Milliyet Gazetesi: 16.10.1957

ULUNAY, Refii Cevat (1957), “Bir Mevlânâ Aşıkı Mehmet Dede” Milliyet Gazetesi: 21.12.1953 

YILMAZ, Arzu (2010), Ankaralı Mevlevî Mehmed Arısoy Dede’nin Hayatı ve Koyunoğlu Kütüphanesindeki Defteri, Konya: SÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.