SEHRIN HAFIZASI-14

SEHRIN HAFIZASI-14

02 Ekim 2015 Cuma 15:18

SEHRIN HAFIZASI-14


I.GIYASEDDİN KEYHÜSREV

Doğumu ve Yetişmesi

Sultan II. Kılınç Arslan’ın küçük oğludur. Annesi Kayzerlerin soyundandır. II. Kılınç Arslan 1162’de Bizans’tan yardım almak için geldiği dönemde bu Selçuklular prensesiyle evlendiği tahmin edilmektedir. 

Gıyaseddin Keyhüsrev’in annesi, Hıristiyan olmakla birlikte sonradan samimi bir Müslüman olmuştur. Rivayetler onu Sultan Hatun veya Ümmühan Hatun olarak kaydediyor. Eskişehir’de Seyyid Battal Gazi’nin külliyesinin üzerindeki kitabeler I. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanını işaret ediyor.

I. Gıyaseddin Keyhüsrev 1164 yılında dünyaya geldi. Temel eğitimini anne ve babasından, Müslüman Türk örf ve adetlerini de Türk dadılardan öğrenmiştir. Annesinden Rumca öğrendiği aşikârdır. 

I.Gıyaseddin Keyhüsrev şehzade olduğu için sarayda özel bir eğitim aldı. Türk İslam terbiyesinde yetişti. Sarayda hocalarından birisi Mecdü’d-Din İshak’tır. Mecdü’d- Din İshak, Arapça ve Farsça bilgiler yanında o dönemde geçerli olan tüm ilimlerini de öğretmiştir.

Daha sonra muharip olarak yetişmesi için de gerekli dersleri aldı. Son olarak Bizanslılarla yaptığı ve şehit düştüğü savaşta İmparator ile karşılaşmış ve en ön safta çarpışmıştır.

 Melikliği ve Veliahtlığı

I.Gıyaseddin Keyhüsrev’in 1182 yılında Uluborlu’nun fethiyle oraya melik olarak tayin edildiği kaynaklarda belirtiliyorsa da onun daha önce Konya’nın batısında Tekke köyünde meliklik yaptığı bir binanın kitabesindeki ifadeden anlaşılmaktadır. Hatta Uluborlu’nun fethine de bizzat katıldığı düşünülmektedir.

Gıyaseddin Keyhüsrev Uluborlu’nun fethine kadar bir süre melik olarak Konya’nın batısında babasının yanında kaldı. 1182 yılında Ulubrolu fethedilince oraya melik olarak atandı. Yanında atabeği, hocaları ve diğer idarî kadrosu de beraberinde gönderildi. (1)

 II. Kılınç Arslan sağlığında iken ülkesini 11 oğlu arasında paylaştırmış, I.Gıyaseddin Keyhüsrevi de veliaht tayin ederek Uluborlu ve Kütahya’yı vermişti. Kardeşleri, daha babalarının sağlığında saltanat mücadelesine girişmişler, büyük Sultan, oğullarının arasında adeta esaret hayatı yaşamıştı. 

Sivas Meliki Kubbeddin Melikşah, Konya’ya gelerek zorla kendisini veliaht tayin ettirdi. Babasını da yanına alarak diğer kardeşleri üzerine seferde çıktı. Melikşah’ın Kayseri’yi kuşatması esnasında bir fırsatını bulup kaçan Sultan Uluborlu’ya Gıyaseddin Keyhüsrev’in yanına giderek onunla birlikte tekrar Konya’ya gelmiş ve Tahtı ele geçirmiş, Gıyaseddin’in veliahtlığını yenilemiştir. Kılınç Arslan hasta yatağında oğluna şu nasihatte bulunmuştur:

“Ey oğlum bil ki bu fani dünyadan göçüyorum. Hayatın son menzilinin yolun tutmak üzereyim. Sen hamd olsun saltanat bağının yeni yetişmiş meyvesi ve Tanrı’nın lütuf ve keremi bahçesinin çiçeğisin. Tahtıma senden daha elverişli kimseyi, tacıma senden daha layık olanını göremiyorum. Şahlık vasıflarını ancak sende buldum. Tanrı emaneti olan bu halkın başına seni getiriyor; mülk ve canlarını sana emanet ediyor. 

Kur’an- kerimdeki şu ayetleri unutma: Tanrı’ya ortak koşma; çünkü Allah’a ortak isnad etmek en büyük zulümdür. Namaz kıl, doğrulukla emret, eğrilikten korun. Sana bir musibet geldiği zaman sabret. Çünkü bu en önemli bir iştir. Halka karşı yüzünü ekşitme, yeryüzünde gururla yürüme. Çünkü Allah mağrur olanları sevmez.

Ey oğlum, Allah adaletle, iyilikle, yakınlarınıza yardımla yaşamanızı emreder. Eğrilikten, kötülükten, isyan ve tecavüzden men’ eder. Bunları anlayıp bilmeniz için nasihat verir.”…( 2)

Gıyaseddin Keyhьsrev’in I. Saltanat dцnemi

Gıyaseddin Keyhüsrev babasıyla birlikte Aksaray’da bulunan Kutbeddin Melikşah’ın üzerine yürümüş, savaş esnasında II. Kılınç Arslan vefat etmiştir. Ardından Keyhüsrev 1192 yılında Konya tahtına oturdu ve sultanlığını ilan etti.

Keyhüsrev’in saltanatının ilk yıllarında Kutbeddin Melikşah’ın diğer kardeşlerine üstünlük sağlamakla meşgul oldu. Onun 1196 yılında vefatına kadar Selçuklu tahtını sarsacak bir olay vuku’ bulmadı. Kardeşlerin de birbirleriyle mücadelesi saltanatının ilk yıllarında biraz nefes aldırmış oldu. Birbirleriyle mücadele eden kardeşler kısa süreliğine de olsa onu tanımak zorunda kaldılar.

Honas ve Ladik’in(Denizli) fethi

1196 yılında Bizans İmparatoru III. Aleksisos, İstanbul- Konya arasında ticaret işleten Selçuklu tacirlerini hapse attırmıştı. Buna cevap olarak Gıyaseddin Keyhüsrev de Mısır hükümdarı Melik Adil’in Bizans İmparatoruna gönderdiği cins atlara el koydu. Bu da iki devlet arsında gerginliğe yol açtı ve savaş rüzgârları esmeye başladı. Gıyaseddin Keyhüsrev, hapsedilen tacirlerin serbest bırakılmadığını görünce daha önce İmparatorla yapılan barış anlaşmasını geçersiz saydı ve savaş ilan etti. Askeri harekâta geçerek Menderes nehrine kadar uzanan Bizans topraklarını fethetti.  Bu sırada esir aldığı Hıristiyanları Akşehir’e yerleştirip kendilerine toprak ve ziraat aletleri ve tohumluk vererek onları üretici durumuna getirdi.(3)

 Onlardan 5 yıl müddetle vergi almadı. Bizans İmparatorluğuyla anlaşma yapılınca bu esirler geri dönmek istemediler. Sultanın bu muamelesi sonucu pek çok Hıristiyan Selçuklu ülkesine göç etti, birçok Bizans şehirleri boşaldı. Gıyaseddin Keyhüsrev’in bu seferi ile Honaz ve Ladik yöresi Türkmenlerin eline geçmiştir.( 4)

Gıyaseddin Keyhьsrev’in Selзuklu Tahtını Kaybetmesi

Rükneddin Süleyman Şah, Ağabeyi Kutbeddin Melikşah’ın en büyük şehzade olması hasebiyle saltanata ona layık görüyor ve onu destekliyordu. 1196 yılında Melikşah’ın vefatından sonra en büyük şehzade kendisi bulunuyordu. Bunun için diğer kardeşleriyle saltanat mücadelesine girişti.

Rükneddin Süleyman Şah, kardeşleriyle yaptığı mücadelede üstünlük sağlayarak tahtı ele geçirmek üzere Konya üzerine yürüdü. I.Gıyaseddin Keyhüsrev’in savunduğu Konya kalesini kuşattı. Karşı koymanın imkânsızlığını anlayan Keyhüsrev, ağabeyisiyle anlaşmak mecburiyetinde kaldı. İstediği yere gitmesine izin verilmesi şartıyla Selçuklu tahtını Rükneddin Süleyman Şah’a terk etti. 

Böylece Gıyaseddin Keyhüsrev’in ilk saltanatı 4 yıl sürdü. Saltanatı tekrar elde etmek içi Ermeni Kıralı Leon’un hükümranlık merkezi olan Kozan’da ardından kardeşleri Tuğrul Şah ve Kayzer Şah’ın yanında bir müddet oyalandıysa de gerekli desteği alamadı. Mısır Sultanının da yardım talebine sıcak bakmaması üzerine Trabzon’a gitti. Oradan deniz tarikiyle İstanbul’a gitti.

İmparator eski Selçuklu Sultanını çok iyi karşıladı. Zaman zaman onu saraydaki toplantılara, içki meclislerine davet etti. Ona 10.000 dinar bir tahsisat ayırdı. Sultan da İmparator’un ilk kabulünde birtakım kıymetli hediyeler ve altın işlemeli hediyeler takdim etmişti.  Aleksis’in Sultanı, Mavrozemos’un kızıyla evlendirmesi onun gurbet hayatını bir nebze iyileştirdi. İmparatorla iyi münasebetlerine rağmen Bizans sarayında nüfuzlu bir Frenk Beyi’nin küstahlığı karşısında Keyhüsrev’in  “Ben Kılınç Arslan’ın oğluyum; şark- garp ülkelerini fetheden ve şöhretleri cihanı tutan Melikşah ve Alp Arslan’ın soyundanım. Senin ecdadın onların hazinelerine her yıl altın ve gümüş yükleri haraç gönderirdi. Kader beni buraya düşürdü. Fakat her biri bir iklimde padişahlık eden kardeşlerim var. Eğer onlar bir Frenk beyinin bana burada küstahlık ettiğini duyarsa senin şehir ve kalelerini harap ederler.” diye bağırdı. İmparator, Latinlerin korkusundan bir şey yapamadı ve sadece kayınpederinin yanına gitmesini tavsiye etti.(5)

Gıyaseddin Keyhьsrev’in Saltanatının II. Dцnemi

1196’da Selçuklu tahtına oturan Rükneddin Süleyman Şah 1204’te vefat edince yerine çocuk yaştaki oğlu Kılınç Arslan’ı tahta geçirmişti. Buna karşı çıkan Selçuklu Emiri Mübarezeddin Ertokuş ile Selçukluların hizmetine girmiş olan Danişmendli emirleri Muzafferiddin Mahmud, Zahirüddin İli, Bedreddin Yusuf’un gayretleri sonucunda İstanbul’da bulunan eski Sultana haber iletildi ve Selçuklu tahtına oturması için davet edildi.

Bunun üzerine Gıyaseddin Keyhüsrev maiyetiyle birlikte Konya’ya hareket etti. İznik’e geldiği zaman devletini kurmaya çalışan Teodor Laskaris tarafından kendisine geçiş izni verilmedi. Sultan’ın, yeni fethedilen Honaz ve Lâdik’i (Denizli) Bizanslılara geri vermek ve iki oğlunu rehin bırakmak kaydıyla geçişine izin verildi. Buraların yönetimi sultanın kayınbabası Mavrozemes’e verildi.(6) Daha sonra bu şehzadeler kaçırılarak Uluborlu’da sultanın yanına getirildiler. Mavrozemes ülkesini sultana bağlı olarak muhafaza etti ve daha sonra yerini Selçuklu kumandanlarına bırakarak Konya’ya döndü.

Gıyaseddin Keyhüsrev, seri bir şekilde Konya’ya hareket etti. Konya halkı III. Kılınç Arslan’ın emrine uyarak kaleyi muhafaza ve müdafaa etti. Sultan son derece hiddetlenerek Konya halkının şehrin dışında bulunan evlerini ve bağlarını tahrip etti. Buna rağmen bir ay süreyle kaleyi muhasara ettiyse de alamadı ve Ilgın’a geri çekildi. Bu sırada Aksaraylıların başkente olan ananevi rekabetleri dolayısıyla valiyi kovmaları Konyalıları harekete geçirmişti. Kılınç Arslan yakınlarına “İyi biliyorum ki amcam, pederimin ona yaptığının intikamını benden alacak ve beni öldürecek. Eğer benim hayatımı bağışlayacak olursa büyük iyilik etmiş olur. Siz gidin sulh için çalışınız.” dedi. Onlar da sultanın katına elçiler göndererek yeğenine şefkat göstermesin, babasının daha önce meliklik yaptığı Tokat ilin ikta olarak verilmesini talep ettiler.

Gıyaseddin Keyhüsrev yeğenine babasının melik bulunduğu Tokat vilayetini mülk olarak verdi. Emirlere de ikta ve menşurlar yazdı. Konya’dan gelen elçilerle bir heyet bu fermanları şehre götürdü. Sultan da onları takiben 1205 Şubatında şehre girdi. 

Kılınç Arslan, Amcası Gıyaseddin Keyhüsrev yaklaşınca yer öptü ve ellerini kavuşturmuş olduğu halde ayaklarına kapanarak af dilemek istediyse de Sultan buna müsaade etmeyerek yanına oturttu ve alnından öptü. Sonra dizi üzerine oturtarak onu okşadı ve memnun etti. Sonra Gavele birkaç gün ikametten sonra Tokat’a azimetine izin verdi.(7)

İbni Bibi’nin, Kılınç Arslan’nın Tokat’a gittiğine dair kaydına Osman Turan bu hükümdardan hiç bahsedilmemesinin onun Gavela kalesinde bertaraf edildiği görüşündedir. (8)

 Gıyaseddin Keyhьsrevin Konya’da ikinci saltanat cьlusunda ilk icraatları

Gıyaseddin Keyhüsrev,  kendisi sürgünde iken Şam’a giden hocası Mecdeddin İshak’ı Konya’ya davet edip büyük oğlu İzzeddin Keykavus’a hoca tayin etti. Ve oğlunu Malatya’ya gönderdi.   Ortanca oğlu Alaeddin’i Tokat merkez olmak üzere Danişmend iline, küçük oğlu Celalaeddin Keyferudun’u ise Koyulhisar’a melik tayin etti. Fakat bu dönemde Kılınç Arslan döneminde olduğu gibi siyasi hâkimiyetini kaybederek bir valilikten ibaret kaldı. I.Gıyaseddin Keyhüsrev Rükneddin Süleyman Şah, zamanında hâkimiyetin kaybeden kardeşi Kayzerşah’ın tekrar eski topraklarına melik tayin edilme taleplerini reddetti. Diğer kardeşi Mugisü’d-Din Tuğrulşah’ı Erzurum meliki olarak yerinde bıraktı.

Oğullarını melik olarak tayin eden I. Gıyaseddin, bundan sonra Konya muhasarası esnasında kendisinin İstanbul’da şeriata aykırı bir hayat sürdüğünü ve bu yüzden sultan olamayacağına dair fetva veren Kadı Tirmizi’yi idam ettirdi(9)

Selзuklu Fetihleri ve Bizanslılar

1204’te İstanbul’un Haçlılar tarafından işgal edilmesi üzerine Bizans’ın varisleri Anadolu’ya kaçarak İznik’te ve Trabzon’da iki küçük prenslik kurmuştu. Bizans’ın parçalanması Selçuklu Devleti’nin işine gelmekle beraber her iki prenslik de Anadolu Selçuklu Devleti’nin aleyhine genişliyor, Müslüman tacir kervanlarına zarar veriyorlardı.

Gıyaseddin Keyhüsrev, ikinci defa idareyi ele alıp iktidarını güçlendirince Karadeniz tarafına bir sefer yaparak Müslüman tüccarların önünü açmak ülkenin denizle bağlantısın temin ederek iktisadi refahı geliştirmek istedi.

Keyhьsrev’in Samsun taraflarına seferi

Selçuklu Devleti Anadolu’da milli birliği kurduktan sonra bilhassa şark, garp şimal ve cenup istikametlerinde Anadolu’da yoğunlaşan milletler arası ticaret yolları, onu bu vaziyete uygun bir iktisadî ve ticarî siyaset takibine mecbur etmiş, ilk fetih hareketlerini Karadeniz’e ve Akdeniz’e yöneltmişti. Bizans imparatorluğunun parçalanması üzerine bu iki deniz limanlarına çıkan ticaret yollarının güvenliğini sarsmıştı. Rükneddin Süleyman Şah da daha melikliği döneminde Samsun dâhil olmak üzere Paflagonya sahillerinin bir kısmını fethetmiş, şimalde Anadolu’nun bir ithalat ve ihracat yeri olan Samsun yakınlarında Türkler yeni bir şehir kurmuşlardı. Burada yerleşen Türk halkı Amisos halkı arasında serbestçe ticaret ediyorlardı. İstanbul’u işgal edilmesi üzerine ülkesinden kaçan Bizans asilzadelerinden Aleksi Komnen merkezi Trabzon olan Doğu Karadeniz sahillerinde kardeşi David de garp sahillerinde yerleşmeye çalışıyordu. İki Komnenon arasında sıkışan Bizans’ın Samsun valisi de mevkii ve istiklalini muhafaza edebilmek için Laskaris’i metbu tanıdı. Laskaris’in Saltanat için mücadelede bulunması ve müttefiki Gıyaseddin Keyhüsrevin işine yaradı.  İşte bir taraftan siyasi kargaşa ile ticaret yolunun tıkanması, diğer taraftan Komnenonların sahillere yerleşme çabaları Selçukluların Karadeniz sahillerine bir sefer mecburi kıldı. Selçuklular, Rus, Kıpçak vs. ülkelerden gelen tacirlerin Gıyaseddin’inin memleketine giremediklerinden dolayı epey zarar uğramışlar ve sultana da şikâyette bulunmuşlardı. Yine Musul, Irak, Suriye ve Musul’dan kuzeye giden tüccarlar Sivas’ta tıkanıp kalınca izdihama yol açtı. Keyhüsrev,  Aleksis’in Samsun’u işgal etmesi üzerine itaatinden çıkmış olan Trabzon İmparatoru üzerine bir sefer düzenledi. Burada Aleksis’i yenilgiye uğrattı. Kaynaklarda Samsun’un Türkler idaresine geçtiğine dair kesin bir kayıt yoksa da bu yerlerin Türk ve Müslümanlarla meskun olduğu, ticaret yollarının güvenliğinin sağlanması ve ülkenin iktisadi açıdan kalkınması için bu başarının getirisi çok büyük olmuştur. Anadolu halkı, Asya’dan başlayarak getirilen ticaret malını Karadeniz sahillerine ulaştırarak Avrupa’ya kadar aktarılmasına kavuştu. (10)

Denizli ve Honaz Civarının fethi

Sultan büyük destek gördüğü Komnenos hanedanından olan kayınperi Mavrozemez’i Laskaris ile yaptığı anlaşmaya binaen onu Denizli ve civarına melik tayin etti. Sultanın hizmetine giren Mavrozemez Denizli, Honaz ve Menderes nehrinin denize kadar olan bölgelerini sultan adına fethetti. Fakat burada Mavrozemez’in hâkimiyeti uzun sürmedi ve Konya’ya döndü.

1206 yılında Sultan Antalya’ seferine çıkmadan önce kuzeyini ve batısını güvence altına almak için kuvvetlerinin bir kısmını garp cihetine kaydırarak Denizli’den Menderes nehrine kadar olan havaliyi tekrar emniyet altına aldı. (11)

Antalya’nın Fethi

Karadeniz sahillerini emniyete alan Gıyaseddin Keyhüsrev, Avrupa ve Mısır’dan gelen ticaret gemilerinin uğrak yeri olan ve Akdeniz’de önemli bir ticaret merkezi olan Antalya’nın fethine girişti. Aldo Brandi adlı bir İtalyan’ın elinde olan şehir Türkiye’nin en önemli ticaret merkezlerinden biriydi ve son derece işlek bir liman kentiydi. Keyhüsrev ülkenin iktisadi yönden kalkınması için ticarete önem veriyor, kara ticaretini Avrupa’ya ulaştırmak içi denizle buluşturuyor ve sahil kentlerini hâkimiyeti altına almak istiyordu. Antalya’nın fethi ile Selçuklular, Akdeniz’deki ticareti büyük ölçüde kontrollerinde tutabileceklerdi. Karadeniz ve Akdeniz’deki limanlar sayesinde uzak ülkelerle ticari bağlantılar kurabileceklerdi

Gıyaseddin Keyhüsrev ordusunu toplayarak Antalya’yı kuşattı. Kıbrıs’a yerleşen Latinler Aldo Brandi’ye yardım göndererek Keyhüsrevi geri çekilmeye mecbur etti. Latinlerin idaresinden memnun olmayan Rumlar, Keyhüsrev’e haber göndererek yardım edeceklerini bildirdiler. Bunun üzerine tekrar şehri kuşatan Keyhüsrev, 5 Mart 1207 ‘de şehri teslim aldı. İbni Bibi, muhasara esnasında Frenklerin İslamiyet’i rencide edecek ağır sözler söylediğinden Sultanın istisnasız bütün halkın katlini emreylediğini ve katliam ve yağmanın 6 gün sürdüğü, daha sonra kılınçların kınına konduğun ve esir edilen Frenklerin mallarının zabt edilmesine ferman eylediğini yazmaktadır. (12)

Bu şehrin idaresini ikinci kez saltanata geçmesinde büyük desteği bulunan Mübareziddin Ertokuş’a verdi. Şehre kadı, imam, hatip ve müezzinler tayin eden Gıyaseddin Keyhüsrev, cami ve mescitler yaptı. Kale ve burçlar tamir edilerek içi silah ve erzakla dolduruldu.

Sahilden bir menzil ayrıldıktan sonra sultan divan-ı saltanat nevvabına Dudan mevkinde ikamet etmelerini, beytülmal için hasıl olan ahmas-ı hassayı cem ve ve ita eylemelerini emretti.  Bu gazaya sebep olan bezirgânlar bütün sefer müddetince merkub ve mekullerini Istabl-ı amireden ve mahbah-ı hassadan alıyorlardı. Bezirgânlar celb edildi, malları olup da Frenklerin aldığı emval ve eşya buldurularak onları iade edildi. Bundan sonra Sultan Mübareziddin’e de bir ferman yazdırarak bezirgânların mütebaki mallarının oradan buldurulmasını, mevkuf olanların tazmin ettirilmesini emretti .(13)

Antalya’nın fethi Anadolu’nun iktisadi ve ticari gelişmesine çok büyük etkileri oldu. Selçukluların Venediklilerle yaptıkları ilk ticari anlaşma da Antalya’nın fethinden sonra oldu. Bu fetihten sonra şehrin önemi büsbütün arttı ve Selçuklu donanmasının Akdeniz’deki üssü konumuna geldi.

Selзuklu Ermeni Mьnasebetleri Ermenilerin Tenkili

Rükneddin Süleyman Şah’ın vefatı üzerine Selçuklularla anlaşmayı bozan Ermeniler Müslüman köy ve kasabalar saldırarak onlara zarar vermişler, pek çok insanı katl ve mallarını gasp etmişlerdi. Kilikya Ermenileri Türkmenlerin göç sahası olan Göksu’ya saldırmışlar, pek çok yağma ve talanda bulunmuşlardı. Ayrıca, Halep sınırına da tecavüzde bulunmuşlardı.

Bu olaylar sonucu ticaret yollarını güvenliğinin bozulması, Sultanı Ermeniler üzerine bir sefer mecbur eti. 1208-1209 yılında Ermenileri cezalandırmak üzer Maraş’a hareket eti. Burayı alarak Hüsameddin Hasan’a verdi ve Selçuklulara bağlı bir beylik haline getirdi. Melik ez- Zahir’in gönderdiği kuvvetler yardımıyla Ermeni sınırı geçildi ve bazı kaleler alındı. Pertus kalesi kuşatılarak fethedildi. Ermeni Kralı Leon, Gıyaseddin’le barış yapabilmek için Melik Adil ve Melik Zahire müracaat etti. Her iki hükümdarın tavassutuyla Ermenilerle barış yapıldı. Ve Sultan Konya’ya geri döndü. Bu barışa göre Ermeniler Müslüman esirleri iade edecek, gasp ettikleri mallarını geri verecek ve tazminat ödeyecekler ve bir daha Halep sınırına saldırmayacaklardı. O tarihi taşıyan sikkelerde Selçuklu sultanının ismin bulunması, Ermenilerin yeniden Selçuklu tabiiyetine geçtiğini göstermektedir.(14)

Alaşehir Savaşı ve Sultanın Şehвdeti

İznik’te kurulan Komnenos imparatorluğunun Latinlerle ve birbirleriyle mücadelesi Selçuklu Sultanın Karadeniz, Akdeniz ve Çukurova seferlerinde rahatça hareket edebilme imkânı sağlamıştı. Hatta Laskaris’le aralında bir dostluk anlaşması imzalanmış, Laskaris her yıl Selçuklu sultanına haraç ödemeye başlamıştı. Tahtını kaybeden Aleksis, Keyhüsrev’lin Antalya’ seferi esnasında bizzat sultanın yanına gelerek damadı Laskaris’e karşı ondan yardım istemişti. Laskaris’in gittikçe güçlenmesi Sultanın Aleksis’i desteklemeyi menfaatine daha uygun geldi. Bu arada Laskaris de gönderdiği haracı kesmişti. Sultan ümerasını toplayarak Rumlar üzerine sefer yapılması hususunda meşverette bulundu. Ümera, ahalinin Müslümanlarla iyi geçindiklerine binaen oralara bir seferin gerek duyulmadığına dair beyanatta bulundular. Sultan meşverette çıkan karara muhalefete ederek sefer hazırlıklarına girişti. (15)

Laskaris’e bir ültimatom göndererek tahtı gerçek varisi Aleksis’e iade etmesini ve haraç ödemeye devam etmesin bildirdi. Laskaris bütün bu teklifleri reddedince Sultan İmparatoru da yanına alarak ordusuyla birlikte Menderes havalisini geçti ve Alaşehir’e doğru hareket etti.  Alaşehir’de yapılan savaşta Laskaris ordusu yenildi ve kaçmaya başladılar. Yağmaya girişen Selçuklu ordusu sultanın etrafını boş bırakmıştı. Bu fırsattan istifade eden bir Frenk askeri Gıyasettin Keyhüsrev’i oracıkta şehit etti 

Selçuklu Sultanının öldüğünü duyan Rumlar geri dönerek taarruza geçtiler yağmaya dalan Selçuklu ordusunu perişan ettiler. Pek çoğunu katl ve esir ettiler. Bizans İmparatoru Aleksis ve Seyfettin Ayaba da esirler arasındaydı.

Selçukluların Alaşehir’de yenilmesi aradaki dostluk ilişkilerini ve eski sınırları değiştirmedi. Laskaris Gıyaseddin Keyhüsrev’in naşını Alaşehir’de bulunan Müslümanların da yardımıyla geçici olarak İslam mezarlığına defnettirdi. Onu şehit eden Frank askerini de öldürttü.(16) Gıyaseddin Keyhüsrev’in naaşı yerine geçen oğlu Keykavus tarafından Konya’ya getirtilerek ecdat mezarlığına defnedildi.

Sultan’ın kişiliği

Gıyaseddin Keyhüsrev cesur ve kuvvetli bir insandı. Savaşlarda en önde savaşırdı. Son savaşı Alaşehir savaşında ön cephede savaşması ve tedbirsiz bulunması şehit edilmesine neden olmuştur. Diğer kardeşleri gibi ona da iyi bir tahsil ve terbiye verilmişti. Melikliği ve sultanlığı döneminde kültür faaliyetlerini himaye etmiştir. Saltanata ikinci cülusunda Şam’da bulunan Mecdü’d-Din İshak’ı Konya’ya davet ederken ona yazdığı Farsça bir manzume, Keyhüsrev’in edebiyatla ilgili olduğunu ve aynı zamanda güçlü bir şair olduğunun vesikasıdır. Din ve düşünce hareketlerinde serbest davranmakla beraber İstanbul’da bulunduğu dönemlerde Türk ve Müslüman kimliğini muhafaza etmiş, milli şuurunu yitirmemiştir. Adil ve merhametli bir sultan idi. Dindar bir padişahtı. Fethettiği beldelere cami ve mescitler yapıp, kadı ve müezzin tayin etmiştir. Teb’asına karşı hoşgörülü ve müşfikti. Kadı ve divan ashabına ait şer’i ve örfü davalar dışında, eski hükümdarlar ananesine devamla haftada iki defa kurduğu divan-ı mezalimde adalet tevzi ederdi. (17) Yılda bir defa mahkemeye gider, kendisinden davacı varsa, kadının hükmünü beklerdi. Gıyaseddin Keyhüsrev, eli açık cömert bir insandı. Bilginleri himaye eder ilim sohbetleri düzenlerdi. Kadılara ve ilim adamlarına çeşitli hediyeler, ihsanlar ve hil’atler gönderirdi. (18)

Bizlere bu vatanı yurt tutan ve Türk ve Müslüman nüfusun yerleşmesine vesile olan Selçuklu sultanlarından aziz şehit I. Gıyaseddin Keyhüsrev’i rahmetle anıyor ve Allah’ın lütuf ve merhametinin üzerine olmasını niyaz ediyoruz.

Dipnot:

1) Baykara, Tuncer, I. Gıyaseddin Keyhüsrev, s.8, TTK Yay, 1997/ANK

2) İbni Bibi, Selçukname, (Türkçeye çev: M. Nuri Gençosman), s.22, Uzluk Basımevi, 1941/ANK

3) Alptekin, Coşkun Prof. Dr, “Türkiye Selçukluları” Doğuştan günümüze Büyük İslam Tarihi, C: 8, s.259 Çağ yay,1989/İST

4) )Sevim, Ali Prof Dr, “Keyhьsrev I” Diyanet İslam Ansiklopedisi, C: 25,s.347, TDV YAY.,2002/Ankara)

5) Turan, Osman Prof Dr, Selçuklular Zamanında Türkiye, s.270, Turan Neşriyat, 1971/İST; Efe, Ahmet, Tarihi Âl-i Selçuk, s.76, Konya Ticaret Odası Yay,1998/KONYA

6)Turan, a.g.e,s.273; Efe, a.g. e, s.78; Sevim, a.g.m.348.

7) İbni Bibi, a.g.e.,s.34.

8) turan, a.g.e, s.274

9) İbni Bibi, s.36,Alptekin, a.g. m, s.266

10) Turan, Osman Prof. Dr. “Keyhüsrev” MEB İslam Ansiklopedisi C:6, s.617; Efe, a.g.e, s. 81; Alptekin, a.g.m.,,268

11) Alptekin,a.g.m., s.268; Efe, a.g.e.,81;Turan, a.g.e,s.281.

12)İbni Bibi, s.37.

13) Alptekin, a.g.m., 269;Turan, a.g.e, s.285; İbni Bibi, s.38;

14) Alptekin, a.g.,m, 270;Turan, a.g.e., s.286

15) Bibi,a.g.e., s.38.

16) İbni Bibi, a.g.e,s.40; Alptekin, a.g.m., s.271

17) Turan, a.g.m,.619.

18) Baykara,a.g.e.,s.46

 

 

 

 

 

Bülent ÇEVİK

cevikbulent@gmail.com

 

KONYA OCAKLARI: 6

Geçen sayılarda alazlama, albastı, aydaş, bağa, bezeme, bulgurcuk, çarpık, çubuk, dalak, darpı, ısırgı, kabakulak ve kengi ocağından bahsedilmişti. Bu sayıda ise kızıldonnu ve köslü ocağından bahsedilecektir.

Kızıldonnu Ocağı:

Kızıldonnu yüzde görülen kızartı ve kaşıntıya denir. Bu durumda olan hasta kızıldonnu ocağında sağaltılır. Öğrendiğimize göre Seydişehir Gökçehüyük Köyü’nde kızıldonnu ocağında donnama (deriyi hafifçe yakma) yapılmaktadır. Burada önce hastanın yüzüne pekmez tatlısı sürülür. Onun üstüne kına ekilir. Daha sonra sıcak pamukla hafif hafif yakılır. Bu arada da şöyle bir konuşma olur. Donnama yapılırken hasta donnama yapan ebeye sorar:

– Ebe ne yapan? Ebe de;

– Kızıl donnu yakarım ebem, der. Bu konuşma üç defa tekrarlanır. Sonra yakının üstü kırmızı bir bezle sarılır. Hasta ebeye arılık (ağırlık, para) verir (Kahraman 1979: 78). Seydişehir Gökçehüyük Köyü’nde kızıldonnu ocağı adı altında yapılan bu sağaltma işlemi, Konya ve civarındaki yanma ocaklarında da benzer amaç ve uygulamalarla gerçekleştirilmektedir.

Kцslь (Kцstь, Gцzsьz, Kцsnь, Kцstebek) Ocağı:

Vücudun her yerinde özellikle başta, boğazda ve koltuk altlarında bilye ya da ceviz büyüklüğünde ortaları göz gibi açılan mosmor yaralardan oluşan ve sızısı çok olan çıbanlara köslü (veya köstü, gözsüz, kösnü, köstebek) denilmektedir. Bu kabartılar, iltihap ve kan ile doludur. Bu hastalık iyileştikten sonra da vücutta iz bırakır. Erkek ve dişisi olduğuna inanılan bu hastalığın erkeği bir yerde, dişisi ise birçok yerde çıkar (Aydın 2006: 95).

Kösnü hastalığında ocağına gidilip köstü toprağı verilmekte, ocak ekmeği yedirilmektedir. Daha şiddetli olduğu zaman kösnü (köstebek) eti pişirilip yedirildiği bilinmektedir. Halk köstebek etinin yenilmesinden sonra hastalığın geçeceğine inanmaktadır.

Karapınar’da ocak Ümmügülsüm Gündüz, ocaklığın nereden geldiğini şöyle anlatmıştır: Kayalı Köyünde oturuyorduk. Bir gün rüyamda; Tandır Kaya’sına (köyün doğusundaki bir mevki adı) gığ süpürmeye gittim, yanımda köyden Mehmet adında biri vardı. “Ben yılan şahının yanına gidiyorum.” dedi. Ben ise “Yılan şahı adamı soğarmış (yutarmış) gel gitmiyelim.” dedim. Mehmet “Yok ben gideceğim.” dedi. Birlikte gittik. Orada oturmuş bir kadın ve ayakta duran bir erkek vardı. Kadın çok güzel, erkek ise çirkindi. Ben kadının yanına oturdum. Yılan şahının karısıydı. Kadının saçları gümüş paralarla süslüydü. Ben; “Şu paranın birini bana ver.” Dedim. Bunun üzerine kadın iki gümüş parayı benim saçıma bağladı. Ben gene; “İki gümüş taktın ama şu ortadakini de bana ver.” dedim. O da “Bu ortadakini veremem ama sağ elimi sana yadigâr vereyim.” dedi. Daha sonra benim sağ elimin ortasını, parmağıyla çimdikledi ve ben uyandım. “O günden beri kösnüye tükürürüm, bu güne kadar Karapınar ve çevre köylerden çok hasta geldi. Tükürdüğüm hastaların iyi olduğunu gördüm ve duydum.” (Gündüz 1988: 128).

Bu ocağın hastaları iyileştirmek için iki uygulaması vardır. Yedi yerden aldığı kösnü toprağına üç kere tükürür ve su ilave ederek çamur yapar. Yara üzerine üç kere tükürdükten sonra “El benden sebep Allah'tan.” deyip bir miktar çamuru kösnüye sürer ve sonra sarar. Kalan çamuru hastaya verir. Hasta, çamuru bir bez içine koyar ve saklar. Çamur kurudukça yara da kurumakta ve iyi olmaktadır. İkinci olarak kösnüyü yazdan yakalattırır. Öldürür ve kemiklerini döverek toz halinde saklar, çamur yerine bunu sardığı zaman kösnü yine iyi olmaktadır (Gündüz 1988: 129).

Konya’nın 60 km. yakınında Süleymaniye Köyü bu hastalık için ocak kabul edilir. Köstebek (gözsüz) yuvalarından getirilen topraklar o evden hiç eksik olmaz. Bir hasta geldiği zaman o toprağı çamur haline getirirler. Yaranın üzerinde bilye şeklinde yuvarlarlar. Bu işi yaparken dua okurlar, o çamurları hastaya verirler. “Götür bunu su değmedik bir yere koy, bunlar kurudukça çıbanlar da kuruyacak.” derler. Ayrıca evden bir ekmek verirler: “Bu ocak ekmeği, bunu da mutlaka ye.” derler (Çetin 1991: 103).

Nesilden nesile ağızdan tükürme yolu ile insanlar gözsüz ocağı olabilmektedir. “Kendisinin ağzına daha çocuk iken “şifalı olabilme hassasının” geçmesi için, dedesinin defalarca tükürdüğünü söyleyen bayanın yaşlı babası da 70 yaşında dedelerinin ocak olduğunu, kendi dedesinden öncekilerin de bu hastalığa şifa için tükürdüklerini anlatmıştır. Bayanın ifadesine göre, dedelerin köstebek yuvasından aldıkları toprağın çok az miktarına tükürüp çamur haline getirip çıbanın üstüne sürer sonra köstebek tırnağı ile üstünü çizermiş. Şu anda bayan sadece Fatiha ve İhlâs sürelerini okuyarak “sebep benden, şifa Allah’tan” diyerek yaranın üzerine tükürmektedir. Hatta bir erkek hastanın hayalarında çıkan bir gözsüz için kâğıda tükürdüğünü, hastanın bu kâğıdı yaraya sardıktan sonra iyileşip kendisine teşekküre geldiğini anlatmıştır (Aydın 2006: 95–96)”.

…

KAYNAKЗA

AYDIN, M., G. ATASAĞUN, A. ARAS, N. ÖZTÜRK ve S. BAYBAL (2006) “Konya Merkezdeki Manevо Halk İnanзlarının Dinler Tarihi ve Din Fenomenolojisi Aзısından Değerlendirilmesi.” Konya: Din Bilimleri Yayınları, Damla Ofset.

ÇETİN, Aliye (1991) “Konya Folklorundan Örnekler.” (Yayımlanmamış Lisans Tezi) Konya: Selçuk Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.

ÇEVİK, Bülent (2008) “Konya’da Halk Hekimliği Uygulamalarının Dünü ve Bugünü.” (Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi) Sivas.

GÜNDÜZ, İbrahim (1988) Karapınar Folkloru. Konya: Karapınarlılar Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Yayını.

KAHRAMAN, Durmuş (1979) “Gökçehüyük Köyü (Seydişehir- Konya) Folklorundan Örnekler” (Yayımlanmamış Lisans Tezi) Erzurum: Atatürk Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.

 

 

 

KONYAMIZIN MEVLANASI TAHİR BÜYÜKKÖRÜKÇÜ HOCAEFENDİ

O güzel insanlar ecel atına bindiler ve gittiler… Bu hafta Konya’mızın sevilen simalarından Selçuklu Müftüsü Ali Okutan Hoca Efendi de binlerce Konyalının katıldığı cenaze merasimi ile Maşukuna kavuştu.

Bu yazımızda Konya’mızın son devirde yetiştirdiği büyüklerinden bir tanesi merhum Tahir Büyükkörükçü Hocamızı tekrar hafızalarda canlandırmaya çalışacağız.

Ölüm, dostu dosta kavuşturan sonsuzluk köprüsüdür. Bu köprüden geçmeyecek bir canlı bile gösteremezsiniz. Zira her canlı doğar, büyür ve ölür. Hayatın kanunudur bu, bunu değiştiremezsiniz. Öyleyse mühim olan, ömrümüzü Hakk ve hakikat dairesinde geçirmektir. Aksi takdirde nefes almak yaşamak anlamına gelmez. Gerçek anlamda yaşamak Hakk dairesinde kalmakla mümkündür. O daireden çıkanlar yaşamıyor, sadece nefes alıyorlar.

5 Mart 2011’de gönül bahçemizde bir manevî çınar daha yapraklarını döktü; ötelerde yeşermek için tebdil-i mekân eyledi. Maneviyat göğünden bir yıldız daha kaydı. O yıldız ki, ışığını nübüvvet güneşinden alarak gönülleri aydınlatıyordu. O, Hakk’a üful edince gönül dünyamızın ışığı söndü. Âlimdi, abiddi, zahiddi, Sultân’ül Vâizîn’di O... Onun hicretiyle gönül dünyamız şevkini yitirdi; yürekler mahzun oldu. Fakat sonsuzluğa göçse de geride hoş bir seda bıraktı.

O, ismiyle müsemma olan ender şahsiyetlerden biriydi.  Zira adı “Tahir”di. ‘Tahir’in kelime anlamı ise ‘temiz’ demekti. O da tertemiz bir kalbe sahipti. Ruhunu hasetten ve nefretten arındırmıştı. İsmi de, ilmi de, ahlakı da, gönlü de, yüzü de, alnı da, dili de, vaaz ve nasihat eyleyen sesi de, gittiği Hakk ve hakikat yolu da Tahir’di onun.  O, ‘Tahir’ olan ismini son nefesine kadar onurla taşıdı.  Şerefle taşıdığı ‘Tahir’ adı en çok da ona yakıştı. 

Aynı mahallede oturmamız dolayısıyla uzaktan da olsa tanıyordum. Zaman zaman Erenköydeki camiye namaz kılmaya gidiyor ve elini öpüyorduk. İmam-hatip ve İlahiyat yıllarımızda ise onun yüksek kıymetini anlamıştık. Hiçbir vaazını kaçırmamaya çalışıyordum. Onun vaaz üslubunu ve vurgusu anlamaya çalışıyorduk. İslam dinini, şeriatı korkusuzca anlatan, Allah’tan başkasına boyun eğmeyen, Hz. Ömer cesareti dikkatimizden kaçmıyordu. Yine ona her vaazında bakışımda ‘İyi ki var, konuşması, üslübu, görünüşü, duruşu, vakarı, ilmiyle sanki zamanımızın Mevlanası diye düşünüyordum’.

Tahir Büyükkörükçü, 1925 yılının sonbaharında Konya’da doğmuştu. 1965 yılında Konya Müftülüğü yapan Tahir Büyükkörükçü, yedi yıla yakın devam eden döneminden sonra kendi arzusu ile tekrar kısa bir süre vaizliğe dönmüştü ve 1973 yılında emekliye ayrılmıştı. 1977’de Milli Selamet Partisi’nden Konya Milletvekili olarak Meclis’e girmişti. 12 Eylül darbesinde tutuklanmış; ‘İslâmî esaslara dönülmesini ve İslâmî Devlet kurulmasını istediği’ iddiasıyla askerî mahkemece yargılanarak, 11 ay cezaevinde kalmıştı.

Tahir Büyükkörükçü, dinî baskıların yoğun olduğu dönemlerde dinî eğitim almış, bütün engellemelere rağmen onun dinî eğitimini hiç kimse sekteye uğratamamıştır. Dinî tedrisatının önündeki bütün engelleri aşmasını bilmiştir. Derse giderken kitaplarını gömleğinin içine saklayarak, kendisini takip edenleri şaşırtmıştır. Konya’nın meşhur hocalarından dersler alır. Hacı Îsâ Rûhi Bolay Hoca Efendi’den Kapı Camii’nde Kur’an-ı Kerim dersleri alır. Konya’da hemen hemen tek hafız yetiştirilen Kur’ân-ı Kerîm kursu olan, Bulgur Tekke Mescidi’nde Çimilli Hakkı Efendi’de hafızlık çalışmalarına devam eder. Hacıveyiszade Hoca’dan ‘Hadis’ ilmini almıştır. Ebû Said Muhammed Hâdimî’nin ‘Berika’ adlı eserini de, Kurucu Hoca’dan okumuştur. Hacı Hâki Efendi’den de Farsça dersleri almıştır.

Merhum Tahir Büyükkörükçü bu ülkede çok büyük manevî hizmetler yapmış, insanlığın imanının muhafazası hususunda gece gündüz demeden azimle çalışmıştır. Şeytanın pençesinde manevî alanda var olma savaşı veren gençlerimiz onun vaaz kasetlerini dinleyerek çok şükür ki imansızlık çukuruna düşmekten korunmuştur. Bu, az bir hizmet değildir.

Hiç kimse ebedî kalmak için gelmedi bu dünyaya. Dünya hayatı ahiret hayatıyla kıyaslandığında bir nefes kadar kısadır. Manevî dinamiklerimizden Tahir Büyükkörükçü de bu dünya gurbetinde uzun bir soluk alıp ebediyete göç eyledi. Merhum Büyükkörükçü, Konya eski milletvekillerindendi. O, Mevlana diyarı olan Konya’nın manevî mimarlarındandı.

Merhum Tahir Büyükkörükçü’nün hayatı, vaaz kürsüsünden meclis kürsüsüne kadar uzanır. Zira o, bir ara Milli Selamet Partisi’nden Konya Milletvekili olarak, siyasî sahada da hizmet vermişti. Tevafuka bakın ki bu partinin lideri olan Prof. Dr. Necmeddin Erbakan’la, en önemli milletvekillerinden biri olan Tahir Büyükkörükçü bir hafta arayla ebediyete göçtüler.

Hayatını imanın, ahlakın ve faziletin hâkim kılınması için harcayan Tahir Büyükkörükçü de her insan gibi, ömrünün nihayetinde 86 yaşında Rabbine sefer eyledi. Fakat o, yaşadıkça bir gününü bin eyledi. Mümin olarak yaşamakla kalmadı, müminlere en güzel kılavuz oldu. Nefesini, hakikat davasını anlatma yolunda tüketerek gaflettekileri uyardı. Allah ona uzun olduğu kadar, bereketli de bir ömür nasip etti. O, tebliğ ve irşat görevini son nefesini verene kadar hiç bırakmadı. Bunu yaparken Allah rızasının dışında hiçbir beklentisi olmadı.

Tahir Büyükkörükçü bir mürşitti. O, manevî bereketlerle dolu 86 yıllık hayatının elli yılında, kürsülerde ettiği vaaz ve nasihatlerle insanları adeta cennete taşımıştır.  O, gaflet ve dalalete düşme ihtimali olan bütün insanlara hakikatin ışığını tutmuştur. Bir anlamda ahir zaman ümmetinin elinden tutmuş, onları cehennem uçurumlarından çekip kurtarmıştır.

Merhum Tahir Büyükkörükçü öğrenmeye meraklı bir insandı. Onun en belirgin hususiyeti öğrendiklerini geniş kitlelerle paylaşmasıydı. Zira o bir âlimdi, bilgi kıskançlığı yoktu onda. İlmin zekâtının onu başkalarına öğretmekle ödendiğini bilir, böyle hareket ederdi.

Merhum Tahir Büyükkörükçü, Mahmud Sami Ramazanoğlu Hoca’ya apayrı bir sevgi duyardı. Zira onun rahle-i tedrisatından geçmişti. Manevî sahada ondan çok şey öğrenmişti. Cömert ve misafirperver bir insan olan merhum Tahir Büyükkörükçü birçok meşhur hocayı evinde misafir etmiştir. Bunlar arasında Mahmud Sami Ramazanoğlu Efendi Hazretleri başta olmak üzere, Lâdikli Hacı Ahmed Efendi, Hacı Veyiszade Mustafa Efendi, Muhammed Harranî Hazretleri, Musa Topbaş Efendi, Muhammed Zahid Kotku Efendi, Mekkeli Üstad Muhammed Alevi Malikî, Yahyalılı Hacı Hasan Efendi, Ali Ulvi Kurucu, Havlucu Ahmed Efendi, Konyalı Dişçi Mehmed Efendi ve Necip Fazıl Kısakürek gibi isimleri sayabiliriz. Ayrıca Cumhurbaşkanımız, başbakanlar, bakanlar, milletvekilleri Konya’ya geldikleri zaman mutlaka ziyaret ederler, duasını alırlardı.

Tahir Büyükkörükçü Hoca, Osmanlı Devletine, İslamî ve insanî hassasiyetlerinden ötürü şükran borcunu hep dile getirirdi. Osmanlı’nın manevî mirasına daima sahip çıkardı. “O zaman Avrupa’dan gelenler Osman Gazi’nin evladının elini nerde öpecek, üzengisini öpmeye sıraya girerlerdi.  Avrupa’ya gittikleri zaman da ‘Dudaklarımızı ziyaret edin, Osmanlı’nın üzengisini öptük’ derlerdi. Bu kokmuş dünyada bir saat dahi ömür istemiyorum. Ama şu günleri ver diye, Rabbim ömür ver diye dua ediyorum. Hayata vahyin hâkim olduğu, bir buçuk milyarın kardeşçe kucaklaştığı, elli beş İslam devletinin bir ruh, bir kalp, bir el, bir yumruk, bir beden, bir gönül haline geldiği mesut günü görmek için Rabbimden ömür istiyorum.” diyerek Müslümanların aynı paydada buluşup bir ve beraber olmasını arzulardı.

Merhum Tahir Büyükkörükçü, Mevlana’nın yaşadığı ve kabrinin bulunduğu topraklara, güzel Konya’mıza çok yakışan bir insandı. O, irşat ve tebliğle geçen uzun ve bereketli ömrünü Konya’da geçirmişti. Onun Konya sevgisi kelimelerle tarif edilemezdi. “Konya denince aşk şehri, iman şehri, Kur’an şehri, ilim şehri, Mevlana şehri, enbiya yurdu akla gelir. Konya gibi bir Türkiye istiyoruz biz...” sözleri bu sevgiyi açıkça gösteriyordu.

Hayır işlerinde yarışan merhum Tahir Büyükkörükçü, bir Mevlana hayranıydı; onun manevî talebesiydi. Vaazlarında bu büyük mutasavvıfın beyitlerine sıkça yer verirdi. O, Mehmet Akif’e de hayrandı. Muhammed İkbal’den anlatır ve şiirlerini okurdu. Onun Ali Ulvi Kurucu ve Necip Fazıl’la şahsî dostlukları vardı. Vaazlarında Ali Ulvi Hoca Efendi’nin şiirlerinden örnekler verirdi.

“Bitmez güzelin vasfı ağaçlar kalem olsa,

Hilkat de bütün şi’r ile boydan boya dolsa”

beytini çok tekrarlardı. Bir gün de bizzat Ali Ulvi Bey’e iltifatta bulunarak “Gönül Ver” şiirindeki bir beyti okurken, evde iradesini kaybederek Mevlevi dervişleri gibi sema ettiğini söyler. Beyit şudur:

“Her zerrenin Allah diyen ahengini duy da,

Milyarla dilin andığı Sübhân’a gönül ver.”

Merhum Tahir Büyükkörükçü, Konya’nın ve Türkiye’nin maneviyat burçlarından biriydi. O, cemaatiyle çok güçlü manevî bağlar kurmuştu. Türkiye’nin değişik yerlerinden özel olarak Konya’ya gelip vaazlarını dinleyenlerin sayısı az değildi. Zira o, cemaatini çok sever, cemaati de onu çok severdi. Cemaatine “Sizler benim gözbebeğim, ruhum ve kalbim mesabesindesiniz” derdi. Vaazlarıyla korkutmaz, insanlara her zaman ümit verir, Allah’ın tövbe kapısının daima açık olduğunu ısrarla hatırlatırdı. “Hocalar cemaatini korkutmaz, eğer korkutursa Allah korkutur, hocalar ümit verir.” sözleri bunu teyit etmektedir.

Tahir Büyükkörükçü, manevî konularda asla taviz vermezdi; dik, diri ve iri dururdu. Sözü ezip büzmeden, olduğu gibi söylerdi. Cesaretini Hakk ve hakikatten alırdı. O, bir gönül doktoruydu. Onun manevî feyizli sohbetleri, gaflet ve dalalet hastalığı çekenleri tedavi ederdi. Manevî tatlarla süslü sohbetlerini dinleyenler, uzun süre muhabbetin tesirinden kurtulamazdı.

Bu dünya gurbetinden sonsuzluk âlemine göçen Tahir Büyükkörükçü Hoca, gerçek bir vatanseverdi. O, vatan sevgisinin imanın bir gereği olduğuna inanırdı. Her zaman birlik, beraberlik ve kardeşlik çağrısı yaparak cemaatine şöyle derdi: “Arşımız bir, Allah’ımız bir, kitabımız bir, Peygamberimiz bir, canımız bir, kanımız bir, gayemiz bir, davamız bir, ecdadımız bir, tarihimiz bir, geleceğe birlikte bakıyoruz. Bu ihtilafın, bu tefrikanın adı ne?”

Gönül dünyamızın gül yüzlü simalarından biri olan Tahir Hoca, yarınlara dair felaket sahneleri çizmezdi; zira o, gelecekten çok ümitliydi. İstikbalde İslam’ın sesinin bugünkünden daha gür çıkacağına olan kanaati tamdı. O, yarınların bugünlerden daha aydınlık olacağına yürekten inanır, “Her şeyin daha iyi olacağına kaniim inşallah…” derdi. Zamanımızdaki büyük maneviyat erozyonuna rağmen, o yine de yarınlarımızın ışığı olacak bugünkü gençlere çok güvenir ve şöyle derdi: “Rabbime milyarlarca hamd ediyorum; farklıyız, neden mi? İmanlı, inançlı, Hakk’a inanan bir nesil geliyor. Bugün farklıyız elhamdülillah…”

Tahir Hoca, engin tevazu sahibi bir gönül adamıydı. O, cesur ve kararlıydı. “Rabbim bana kulum desin, Resulullah da kölem desin. Dünyada benim için en büyük rütbe budur.” diyerek tevazuun derecesini gösterirdi. Bunu laf olsun diye değil, yürekten inanarak, büyük bir samimiyetle ifade ederdi. O, kendini hakikatleri aktarmada bir aracı olarak görür, şahsını hiçbir zaman ön plana çıkarmazdı. Onun, cemaatinden büyük manevî beklentileri vardı.

Merhum Tahir Büyükkörükçü, Allah dostlarına dost, maneviyat düşmanlarına ise düşmandı. Onun ölçüsü Kur’an’dı. Kura’an’ın ve Peygamberin sünnetine uyan her ne varsa onları yaşar ve yayardı. Kur’an ve sünnet çizgisindeki nurlu hayatı, cemaatine yerleştirmeye çalışırdı. O, insanlar arası ilişkilerde dünyevî çıkarlarını hiçbir zaman söz konusu bile etmezdi. Ömrünü vaaz kürsülerinde geçiren, tebliğ ve irşat vazifesini hiç aksatmayan Tahir Büyükkörükçü Hoca Efendi’nin vefatından önceki son tembihi ‘namazlarınızı kılın’ olmuştur. Cemaatine ve yakın dostlarına namazda devamlı ve ısrarcı olmalarını salık vermiştir.

Konyalı Tahir Hoca, dosdoğru yaşadı ve arkasında çok güzel bir nam bıraktı. Onun binlerce sesli ve görüntülü vaazı sanal ortamda dolaşmaktadır. O, müminler için manevî bir mektep sayılırdı. Bu mektepte insanı cennete götürecek yolun güzergâhı öğretilirdi. O, bir manevî çeşmeydi; nasibi olanlar bu çeşmeden idrak kabını doldururdu. Onun; oğluna, torununa, yıllarca vaaz ettiği Kapı Camii’nin cemaatine ve bütün müminlere vasiyeti ve duası şuydu: “Eliniz arşa açık, alnınız secdede, dudağınız Hz. Muhammed(sav)’in eşiğinde, yanağınız Fahr-i Kâinat’ın izinde olsun. Mevla’mız bizi bu büyük neşeden ayırmasın.”

Tahir Büyükkörükçü bir hizmet adamıydı. O, “Ben bir kapının kuluyum, o da Allah kapısı; bir kapının kölesiyim, o da Hz. Muhammed(sav)’in eşiğidir. Dudağım Hz. Muhammed(sav)’in eşiğinde, yanağım onun topraktaki ayak izinde…” diyerek takip ettiği manevi yolu tarif eder. Bu hakikat yolu, onu ve ondan ders alanları düzlüğe çıkarmıştır. Onun şu sözleri, kendisini İslam davasına adadığını, her şeyiyle Hakk’a teslim olduğunu göstermektedir: “Varlığımız, nefesimiz, nefsimiz ve her şeyimiz İslam’ın hizmetine feda olsun. Onun için doğurduk, onun için büyüttük, onun için okuttuk, onun için koşturuyor evlat ve torunlarımız… Niye? İslam’ın izzet günlerini göster Allah’ım diye… Milyonlar, milyarlar dua ediyor âtî(gelecek) İslam’ın olsun Rabbim diye. O saadetli günleri göreceğiz inşallah…” Şeriati Ğarrayi Muhammediyi göster… diye her vaazlarında dua ederlerdi.

Manevî sahadaki büyük insanlar, ölümlerinden sonra da davalarına hizmet etmeye devam ederler. Zira onların bıraktığı eserler, evlat ve öğrenciler; amel defterlerinin açık kalmasını sağlar. Merhum Tahir Büyükkörükçü’nün adının ve ilhamını Kur’an’dan alan düşüncelerinin bundan sonra da yaşatılması lazımdır. İnsanlarımızın onun vaazlarından bundan sonra da düzenli olarak faydalanması için kendisiyle ilgili bir vakfın kurulması gerekir. Onun adını taşıyan bu hizmet vakfının kurulmasında hocamızın oğlu, kıymetli insan Abdurrahman Büyükkörükçü de önderlik yapmalıdır. Bu maneviyat önderiyle ilgili bir de kapsamlı internet sitesi kurulmalı, burada bütün vaazlarına yer verilmelidir. Çünkü onun, ilhamını ayet ve hadislerden alan vaazları sadece dünü ve bugünü değil, bütün zamanları kuşatıyor. Bu hastalıklı çağda bu vaaz ve nasihatlere her zamankinden daha çok muhtacız. Tahir Hoca gibi şahsiyetler yılda bir veya bir kaç kez anılarak geçiştirilemez. Mutlaka hatırasına sahip çıkılmalı, kendi deyimi ile “Alimler ölmemeli”dir… Adı bir kültür merkezine verilmeli, kasetleri, kitapları, öğrencileri ve vizyonu yeni nesle tanıtılmalıdır. Kültürel faaliyetler yapılmalı. Öğrencilere burs verilmelidir. Hakkında master ve doktora çalışması yaptırılmalı. Geleneksel vaizciliğimizin asrımızdaki en iyi temsilcilerinden biri olduğu unutulmamalıdır. Vaazları bir an önce kitaplaştırılmalı ve insanımızın istifadesine sunulmalıdır. Bu vesile ile vaazlarında sık sık bahsettiği hocaları ve diğer şahsiyetleri de onunla birlikte anmalıdır. Onun çabasının şahsi değil, tarihi bir vizyonun temsili olduğu unutulmamalıdır. Konya asırlardan beri bir ulema yatağıdır. İlim, irfan ve tasavvuf şehridir. Bunu vurgulayacak en önemli kurum ise kütüphanelerdir. Rahmetli hocanın kitapları bir ihtisas kütüphanesine dönüştürülmelidir. Adı okullar ve misyonuna uygun çalışmalarla hafızalarda canlı tutulmalıdır.

Merhum Tahir Büyükkörükçü, mübarek topraklarda büyük bir huzur bulur, Mekke ve Medine’de altı ay boyunca kalır; irşat vazifesini orada da bütün insanlığı içine alacak şekilde gerçekleştirirdi. “Cenab-ı Hakk ölümümü Medine’de kılsın inşallah” diyerek o mukaddes topraklarda ölmeyi çok arzu ederdi. Onun bu arzusu gerçekleşmese de o, gönüllerin Medine’sinde, sevginin ve hoşgörünün payitahtı olan şehirde, maneviyat diyarı Konya’da, belde-i Muhayyera’da 5 Mart 2011 günü vefat etti. Tahir Büyükkörükçü Hoca, öğle vakti Kapu Camii’nde Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in kıldırdığı cenaze namazının ardından Üçler Mezarlığı’nda toprağa verildi. Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun.

Cenab-ı Hak bizleri böyle güzel kulları ile birlikte Firdevs-i alasında cem etsin İnşaallah diye dua edelim, bu Ramazan mübarek günler hürmetine…

Selam ve muhabbetle, sağlıcakla kalınız…

Muhammed ACIYAN

 

 

 

 

Kültürümüzde Nasihat ve/veya Vasiyet Geleneği

Sadık GÖKCE

Kültürümüzde tecrübelerin gelecek nesillere veya hemen akabinde yerimizi dolduracak olanlara sözlü veya yazılı olarak aktarılmasına nasihat veya vasiyet diyoruz.

Nasihatler insanın yaşadığı zaman içerisinde karşılaştığı olayların ve bunların çözümlerinde kullanılacak yolların bir sonraki nesle aktarılmasıdır. Vasiyetler de hemen hemen aynı minvalde olsa da genellikle ölmek üzere olan birisinin geride bıraktıklarına söylediği sözler veya yapmalarını istediği şeylerin yazılı veya sözlü aktarımıdır.

Kültürümüzde vasiyetler veya nasihatler çok önemli bir yer tutar. Türkleri bir millet haline getirdiğine inandığımız Oğuz Han’dan tutun da Türkiye Cumhuriyetinin Kurucusu Atatürk’e kadar birçok lider nasihatler içeren vasiyetler bırakmışlardır kendilerinden sonraki nesillere.

Yine bu milletin manevi hamurunun yoğrulduğu İslam dininin büyükleri tarafından özellikle Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammet Mustafa (s.a.v.) tarafından VEDA HUTBESİ olarak bilinen o meşhur konuşma bizlere miras olarak bırakılmıştır.

Peygamber Efendimiz VEDA HUTBESİNDE biz Müslümanlara şöyle sesleniyor:

"Ey insanlar! " Sözümü iyi dinleyiniz! Biliyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım.

"İnsanlar! Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl bir mübarek şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınızda öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur.

"Ashabım! Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. O da sizi yaptıklarınızdan dolayı sorguya çekecektir. Sakin benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi burada bulunanlar bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki burada bulunan kimse, bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.

"Ashabım! "Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faizde Abdulmuttalib’in oğlu (amcam)Abbas’ın faizidir. Lakin anaparanız size aittir. Ne zulmediniz ne de zulme uğrayınız…” şeklinde devam ediyor Peygamber Efendimizin ümmetine olan vasiyeti.

***

Milletimizin atası olarak bilinen Oğuz Han’ın vasiyeti içinde şunlar anlatılır.

 Oğuz Han, ölmeden önce gördüğü bir rüya üzerine çocuklarını ava gönderir. Ava giden kardeşlerden doğuya gidenler altın bir yay bulurlar, batıya gidenler ise üç gümüş ok bulurlar. Çocuklar buldukları yay ve oku babaları Oğuz Han’a getirip teslim ederler. Oğuz Han yayı bulan üç kardeş arasında bölüştürür, okları da diğer üç kardeş arasında bölüştürür. 

Çocuklarına birer ok vererek bunları kırmalarını ister. Çocuklar bu okları zorlanmadan kırarlar. Her seferinde okların sayısını artırarak bu işleme devam eder. Sonunda okların sayısı artınca çocuklar okları kıramazlar. Bunun üzerine Oğuz Han çocuklarına dönerek, “tek tek hareket ederseniz kırılmanız, yenilmeniz kolay olur, birlikte hareket ederseniz sizi kimse kıramaz ve mağlup edemez” şeklinde tavsiyelerde (vasiyette) bulunarak ülkesini çocukları arasında paylaştırır ve ülke yönetimini en büyük oğluna emanet eder.

***

Aradan geçen bin yıllık bir zamandan sonra Oğuz Han’ın torunlarından Bilge Kağan kadim Türk Başkenti Otüken çevresine diktirdiği taşlar üzerine nasihatlerini (vasiyetini) kazıtır.

Kandırılan Türk Milletinin nasıl aslından uzaklaştırıldığını, giyim kuşam ve saç modeli ile nasıl başka bir millete benzemeye başladığını anlattıktan sonra, babası Kağanın milleti hangi şartlarda kurtardığını anlatır ve son söz olarak “Ey Türk Milleti sen idarecine ve kimliğine sahip çıktığın sürece üstte gök çökmeden, altta yer yarılmadan (yani kıyamet kopmadan) senin ilini ve töreni kim yok edebilir? diye sorar. 

Bilge Kağan, yok olmamak için TÖREYE ve TOPRAĞA sahip çıkmak gerektiğini kendisinden sonra gelecek nesillere aktarır ki onlar için bir ışık olsun, bir yol belirleme işareti olsun anlattıkları.

***

Osman Bey, oğlu Orhan Gaziye, Şeyh Edebali damadı Osman Bey’e, nasihatler (vasiyet) etmişlerdir.

Osman Bey’in Oğlu Orhan Bey’e vasiyeti;

"Ey oğul! Her işten önce din işlerine dikkat et. Zira farizaya (farzlara) dikkat, din ve devletin güçlenmesine sebeptir. Din işlerini; dikkatli olmayan, itikadı bozuk ve doğru yoldan ayrılmaya yönelen, büyük günahlardan kaçınmayan, helâle-harama dikkat etmeyen sefihlere ve ayrıca tecrübesiz kişilere bırakma, devlet idaresinde bu gibi kişilere iş verme!.. 

…

Sadakatle Allah rızası için çalışan devlet erkanını koru!.. Vefatlarından sonra böyle kimselerin çoluk-çocuğuna bak, ihtiyaçlarını karşıla!.. Halkından hiç kimsenin malına tecavüz etme!.. Hak edenlere yardım ile iltifat elini uzat, böylelerinin yakınlarını sıkıntıdan kurtar. Askeri erkanı iyi koru!.. Alimler, fazıllar, sanatkarlar, edipler; devletin bedeninin gücüdür. Bunlara iltifat ve ikramda bulun. Bir kemal sahibini işitince onunla yakınlık kur, dirlikler ver ve ihsan eyle!.. Hükümetinde ulema, fazıl kimseler, erbâb-ı maarif çoğalsın, siyaset ve din işleri nizam bulsun!..

…

***

Şeyh Edebalı’dan Osman Gazi’ye nasihat;

Oğul, 

İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Avun oğlum avun. Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelamlısın. 

Ama: 

Bunları nerede, nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgârında savrulur gidersin. Öfken ve nefsin bir olup aklını yener. Daima sabırlı, sebatli ve iradene sahip olasın. Dünya senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizemler, bilinmeyenler, görülmeyenler ancak senin fazilet ve erdemlerinle gün ışığına çıkacaktır. Ananı, atanı say, bereket büyüklerle beraberdir. 

…

Ey oğul! 

Sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz... Şunu da unutma: İnsanı yaşat ki devlet yaşasın. 

Ey oğul! 

Yükün ağır, işin çetin. Allahü Teala yardımcın olsun!"

***

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk’ün “Gençliğe Hitabesi” bir tür nasihat (vasiyet)tir.

Atatьrk Tьrk genзliğine şцyle seslenir:

“EY TÜRK GENÇLİĞİ!

…Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâ-müsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir…”

Bizim bütün bunları yazmamızın asıl sebebi bu geleneği sizlere hatırlatmanın yanında, Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan tarafından oğlu I. Gıayeseddin Keyhüsrev’e yapılan nasihati sizlere aktarmak içindi.

İbni Bibi tarafından kaleme alınan Selçuknamede bu nasihate (vasiyet) yer verilmiştir. 

II. Kılıçarslan tarafından oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev’e söylenen nasihatler (vasiyet) şu şekilde: 

“Ey oğlum!

Bil ki fani dünyadan göçüyorum. Hayatın son menzilinin yolunu tutmak üzereyim.

Sen, hamdolsun saltanat bağının yeni yetişmiş meyvesi ve Tanrı’nın lütuf ve kerem bahçesinin çiçeğisin. Tahtıma senden daha elverişli kimseyi, tacıma senden daha layık olanını göremiyorum. Seni kardeşlerinin arasından bundan dolayı seçtim. Şahlık vasıflarını ancak sende buldum. Tanrı emaneti olan bu halkın başına seni geçiriyor, mülk ve canlarını sana ısmarlıyorum. 

Kur’an-ı Kerim’deki şu ayetleri unutma: Tanrı’ya ortak koşma, çünkü Tanrı’ya ortak isnat etmek en büyük zulümdür… Namaz kıl, doğrulukla emret, eğrilikten korun! Sana bir musibet geldiği zaman sabret. Çünkü bu en önemli bir iştir. Halka karşı yüzünü ekşitme, yeryüzünde gururla yürüme. Çünkü Allah mağrur insanları sevmez.

Ey oğlum!

Allah adaletle, iyilikle, yakınlarına yardımla yaşamanızı emreder. Eğrilikten, kötülükten, isyan ve tecavüzden nehy eder. Bunları anlayıp bilmeniz için nasihat verir.

Sebatsız dünya hiç kimseye kalmadı. Onun gülüşü bulutun ağlayışı gibi süreksiz, onun ağlayışı şimşeğin gülüşü gibi devamsızdır. Bir saat gülersen bir sene ağlarsın. Eğer sana bir kötülük erişirse, bu dünyanın adeti icabıdır.”

II. Kılıçarslan, bu öğütleri verdikten sonra bütün saltanat erkânı ve ileri gelenlerin sarayda toplanmasını emretti. Mecliste hazır olanlara şöyle söyledi:

“Benim ikbalimin güneşi zeval derecesine erişti. Gerçek sözdür ki mülk sahipsiz ve şehir şehriyârsız olmaz. Biri göçer, öteki yerine geçer ve cihan kethüdasız kalamaz. Keyhüsrev’in oğlu Menuçehr kendisinde bütün şahane vasıfları toplamıştı. Bu meydanın atı, kardeşlerini ve başka diyar padişahlarını geride bırakmalıdır. Ben veliahtlığı Gıyaseddin’e verdim. Devlet kapısını ona açtım. Kendi saltanatımda onun hükmünü vilayet ve ahali üzerinde yürüteceğim. Onu tahtımın ve mührümün varisi kıldım. Kendimi aradan çıkardım. Size lazım olan ona biat etmek ve ardından yürümekte sert bir kaya gibi sebat göstermektir.” 


3445 defa okundu...
Gazeteler
Gazeteler
Düğün Fotoğrafçısı