SEHRIN HAFIZASI-9

SEHRIN HAFIZASI-9

02 Ekim 2015 Cuma 15:17

SEHRIN HAFIZASI-9


SADIK GÖKCE

 

ALTUN-ABA MEDRESESİ

 

Alaaddin Caddesi üzerinde, Ziraat Bankası Merkez Şubesi yanında İplikçi Camii bitişiğinde bulunmakta idi. Medresenin banisi Selçuklu Devlet adamlarından Şemseddin Ebu Sait Altun-Aba’dır.

Sultan II. Kılıç Arslan ve oğlu Rükneddin II. Süleyman Şah döneminde önemli görevler üstlenmiş ve Gıyaseddin Keyhüsrev’in II. Sultanlığı zamanında onun Atabey’i olmuştur. Kendisine ait bilgileri ancak İbni Bibi’nin Selçuklu Tarihi’nde ve Medrese vakfiyesinde bulabiliyoruz.

İbni Bibi’nin Selçuklu Tarihi eserinden öğrendiğimiz kadarı ile Altun- Aba sarayda Emir-i Ahur, Emir-i Çaşnigir gibi önemli görevlerde bulunmuş, sonra da elçilik, komutanlık, Ata Beylik gibi yüksek dereceli görevlerde de bulunmuştur.

Yine İbni Bibi’ye göre Alaaddin Keykubad öldükten sonra, komutanları Ferruh Lala, Taceddin Pervane, Altun- Aba ve Saadeddin Köpek veliahdın tahta çıkmasından yana idiler. Fakat Gıyaseddin tahta çıkmakta diretti ve II. Gıyaseddin Keyhüsrev unvanıyla Selçuklu tahtına çıktı. Saadeddin Köpek, Keyhüsrev’den yana göründü ve diğer komutanların sultana karşı oldukları telkininde bulundu. Onun kışkırtmasıyla Sultan, çok değerli devlet adamı Altun- Aba’yı gözden çıkardı ve onun öldürülmesini emretti. Bu emir üzerine Saadeddin Köpek divana girdi, evrakları inceleyen Altun Aba’yı sakalından yakalayarak dışarı çıkardı ve cellada verdi. Altun Aba şehrin dışında başı vurularak öldürüldüğünde 70 yaşında idi.

Altun- Aba medresesi konusunda en önemli kaynak medrese vakfiyesidir. Bu vakfiye en eski vakfiyelerden birisi olması ve Selçuklu Dönemi ile ilgili önemli bilgiler içermesi yönüyle de değerlidir. Medrese II. Süleyman Şah döneminde (M. 1202) yapılmıştır. Medrese vakfiyesinde bulunan Kervansaray’da ölen fakirlerin gömülmesi, İslam’ı seçenlere yardımda bulunulması… gibi konuların yer alması çok ilgi çekicidir. 

Adı geçen vakfiyeye göre Medrese Konya’yı çeviren surların dışında, ( Konya’nın dış surları M. 1221 yılnda tamamlandığına ve Konya İç Kale Surları Ahmedek’in içinde bulunduğuna göre vakfiyede medresenin böyle gösterilmesi normaldir.) Yeni Pazar mevkiindedir. Medresenin dört yanında Kuyumcu Salim Oğlu Hoca Yusuf’un mescidi ve bunun vakfı, Tebrizli Tahir Hoca’nın mescidi, göçmen Kadı Necmeddin’e ait medrese ve bu medreseye ait dükkânlar bulunmakta idi. Medrese vakfiyesinde namaz kıldıracak imam ve müezzinden de söz edilir ancak cami adı geçmez. 

Altun- Aba genel vakıfları için divan kâtiplerinden ve İplikçi evladından Mecebeddin Ayaz’ı mütevelli ve azatlı kölesi Ruzbe eş- Şemsi’yi nazır atamış tır. Hizmetlerine karşılık mütevelliye yılda 400 Dinar, Nazır’a da 300 Dinar maaş bağlamıştır. Hanefi Mezhebinden olmasını istediği Müderris’e yılda 800 Dinar, Mu’id’e 240 Dinar verilmesini şart koşmuştur. Talebelerin Hanefi ve Şafii mezhebinden olabileceği, talebe ve fakihlerden istidlal(delil çıkarma) yapabilecek ilerlemiş 3 talebeye 15’er Dinar, orta derecede olan 15 talebeye 10’ar dinar, medresede namaz kıldıran ve Hanefi Mezhebinden olması istenen imama yılda 200 Dinar, müezzine 100 Dinar verilmesini istemiştir. Medresenin temizliğini yapan ve müderrisin hizmetinde bulunan ferraş’a ayda 5 Dinar verilmesi de vakfiyede yer almıştır.

Bundan başka medresede bir kitaplık bulunduğu, mütevellinin her yıl vakıf gelirinden ayrılan 100 dirhem ile uygun kitapları alıp vakfetmesini, isteyenlerin kitabın bedeli kadar parayı verip ödünç kitap alabileceği ve kitabı iadesi halinde parasının iade edilmesi gerektiği de vakıfnamede yer almaktadır.

Vakfiyede 5 yıl medresede bulunduğu halde yeteneği görülmeyen, derslerine düzgün olarak çalışmayan talebenin medreseden çıkarılması şart koşuluyor. Talebeye ayrılan para miktarından Medresede kalan öğrenci sayısının 38 olduğu anlaşılıyor. Talebeye ayrıca ayni yardım da yapılmaktadır. Onlara Ramazan Ayında kesilmek üzere bir koyun ve Konya rıtlı ile günde 80 rıtl (317.8 gr.) ekmek satın alınması ve tatlı pişirilmesi için günde 3 Dinar harcanması isteniyor. Bundan başka medresede aydınlatma için yaz ayları için ayda bir rıtl, kış ayları için ayda 2 rıtl bezir, Şaban Ayının ortası, Regaip ve Ramazan akşamları 1,5 rıtl mum alınması istenmektedir. Buradan 12. Ve 13. yy’larda aydınlatma için kandillerde bezir yağı yakıldığı anlaşılmaktadır. Kutsal gece ve bayram gecelerinde pahalı olan mum tüketilmektedir.

Medresenin mütevellisi İplikçi oğullarından birisi olduğu için medresenin ve bitişikteki caminin İplikçi adıyla anıldığı akla gelebilir. Caminin kuzey yüzünü ona dayayan medreseden daha önce (11. Yy. sonları) Tebrizli Ebul- tarafından yaptırıldığı sanılıyor. Günümüzde Kuzey kapısı üzerinde görülen kitabe 1332 tarihli Hacı Ebubekir’in cami onartma ve genişletme yazısıdır. Karamanoğulları döneminde Turgutoğlu Ahmet Bey 1430-31 yıllarında camiye bakım yaptırmış ve vakıfta bulunmuştur.

Altun- Aba vakfiyesinde o dönem sosyal yapımıza ait ilgi çekici bilgilere rastlanmaktadır. Yoksul ve dindar Müslümanlara ölümleri halinde kefenleme, mumyalama ve defin için bütçe ayrılmış ve bu bütçeyi karşılamak için sabunhane, dört ev ve 6 dükkân vakfedilmiştir. 

İslam’a geçen Hıristiyan, Musevi ve Mecusilere yiyecek, giysi ve ayakkabı verilmesi, sünnet masraflarının karşılanması, namaz kılacak kadar Kur’an öğrenme giderlerinin karşılanması için 18 odalı bir han vakfedilmiştir.

İplikçi Camii’nin kıble duvarına sol taraftan bitişik, duvarları ve kubbesi tamamen tuğla ile yapılmış olan 6.30 metre boy ve 7.30 eninde bir oda vardır. Şimdiki zeminden 1.20 metre yükseklikte kapısı doğuya açılır. Adi taş çerçeveli olan kapının genişliği 1.10 metre yüksekliği ise 2 metredir. Kıble tarafında bir pencere vardır. Kubbenin dört köşesindeki askılarından, inşa malzemesinden bu odanın hicri 600’lü yıllarının son yarısında yapılmış olduğunu anlamak mümkündür. İplikçi Camii’nin sol kanadı yani ilave kısmı sonradan bu odaya yapıştırılmıştır. Camii’nin kıble tarafına mihrabın üstünden ve sağından pencereler açıldığı halde önünde oda bulunduğu için sol tarafına pencere açılamamıştır. Bu uyumsuzluk da odanın Cami’den önce yapıldığını gösterir.  

Bu odanın batı tarafında ve yine Caminin kıble tarafına bitişik bir bina kalıntısı vardır. Tamamen tuğla ile yapılmış olan 9.60 metre boyu ve 3.50 metre uzunluk ve derinliği olan bu binanın temel oluşumuna göre iki oda ile bunların sonunda minare veya ikinci bir katın merdivenine benzeyen helozoni basamaklar olduğu anlaşılmaktadır. Vakfiyesinde belirtildiğine göre medresenin içinde namaz kılınırdı. Belki de medresenin müstakil bir mescidi vardı. Şimdi görülen enkaz da o mescidin minaresine aitti.

Hiçbir mimari kıymeti olmayan, kerpiç yapılı dam örtülü son medresenin Cumhuriyete kadar ayakta kaldığı daha sonra burasının yıkılarak arsa haline geldiği devrin şahitleri tarafından anlatılmıştır.

 

*Hüseyin Köroğlu- Konya ve Anadolu Medreseleri, 1999 Sebat Ofset Matbaacılık, s. 45-51

*İbrahim Hakkı Konyalı, Konya Tarihi, 1997 Burak Matbaası, s. 819

 

 

Anuş Gökce

KILIÇ ARSLAN

Kılıç Arslan, Anadolu Selçuklu Devletinin kurucusu Süleyman Şah’ın oğludur. Kesin doğum tarihi ne zaman olduğu bilinmemekler beraber babasının Halep Beylerbeyi olarak bıraktığında 11-12 yaşlarında olduğu tahmin edilirse 1074-75 yıllarında doğmuş olması muhtemeldir.

Süleyman Şah’ın Halep civarında vefatından sonra Anadolu Selçuklu devleti başsız kalmış, beylerin her birisi malik oldukları bölgelerde hâkimiyetlerini daha hür olarak sürdürmüşlerdi. Süleyman Şah, Halep seferine çıkınca İznik’e kendi yerine naib olarak Ebul Kasım’ı tayin etmişti.  Bizanslılarla mücadeleye devam eden Ebul- Kasım’a karşı Melihşah Urfa Emiri Bozan’ı göndererek itaat altına aldı. Kardeşi Ebu’l Gazi de bir müddet İznik’i işgale etti.

Kılıç Arslan, Süleyman Şahın Tutuş ile girişmiş olduğu mücadelede yenilmesinden sonra Tutuş tarafından esir edilerek Antakya’ya kadar gelmiş olan Melihşah’a teslim edildi. 1092’ye kadar Melihşah’ın yanında bulunan Kılıç Arslan ve kardeşi, Sultan’ın ölümünü fırsat bilerek kaçtı ve Anadolu’ya geldi. Yolda gelirken Yıva boyuna ait büyük bir Türkmen kütlesi de kendisine iltihak etti. İki kardeşi İznik’e vasıl oldukları zaman Bizanslılar şehre girmek üzere harekete geçmişlerdir. Müdafaa ile meşgul bulunan Türkler, Sultanın oğullarını büyük bir sevinçle karşıladılar. Ebul Gazi derhal İznik’i saltanat varislerine teslim etti. Kılıç Arslan tahta çıkarak sultan unvanını aldı. Payitahta muharip maiyetinin aile ve çocuklarını getirterek iskân etti ve şehirde imar faaliyetlerine başladı.(1)

Kılıç Arslan bütün Anadolu Sultanı sıfatını aldığı halde Doğu Anadolu’da Saltuk, Mengüç, Danişmend, Batı Anadolu’da Çaka bey ve Tanrı-bermiş küçük Türkmen beylikleri kendilerini müstakil olarak görüyorlardı.

Anadolu Selçuklu tahtına oturan Kılıç Arslan’ın ilk işi Bizanslılarla mücadeleye devam etmek oldu. Beylerbeyi payesiyle İlhan adlı birisini komutan tayin ederek Kapıdağ ve Balıkesir’e gönderdi. Bu kuvvetle İmparatorun askerlerine yenilerek esir alındılar. Diğer taraftan da Çakabey, Aydos’a kadar gelerek Bizans’ı sıkıştırmaya başlamıştı.

Kılıç Arslan’ın Çakabey’i öldürtmesi

Kılıç Arslan, İzmir’de bir beylik kuran Çaka Bey’in kızıyla evlenerek bir akrabalık kurmuş, ortak düşmanları Bizans’a karşı müşterek hareket etmek hususunda büyük bir destek sağlamıştı. 

Çaka Bey’in büyük bir donanma kurarak İstanbul’u tehdit etmesi, Balkanlar’dan İstanbul üzerine akmaya devam eden Türk boylarıyla birleşerek Bizans’ı sıkıştırması, İmparator’u Selçuklu Sultanına karşı yaklaştırdı. Çaka Bey’in bütün kazırlıklarının Selçuklu tahtını ele geçirmeye yönelik olduğu hususunda Sultanı kışkırttı. Bizans İmparatoru Kılıç Arslan’la bir anlaşma yaparak kuvvetlerini birleştirdi ve Çaka bey’in üzerine yürüdü. Her iki tarafa da savaşmaya gücü yetmeyeceğini anlayan Çaka Bey, Kılıç Arslan’ın kuvvetlerine doğru ilerledi. Sultan kayınbabasına dostluk gösterdi. Çadırına davet etti. Verdiği bir ziyafette Çaka Bey’i zehirleyerek Bizans’ı içine düşmüş olduğu darboğazdan kurtardı. (2)

Ne var ki Çaka Bey’in ölümüyle Kılıç Arslan en büyük destekçisini de kaybetmiş oldu. Çaka Bey gailesinden kurtulan Bizans İmparatoru, Avrupa’nın da desteğini alarak artık daha rahat Türklerin üzerine varabilirdi. Nitekim Türkleri Anadolu’dan kovmak için Avrupa ülkelerinden yardım istedi. Vatikan’daki Papa’nın vaaz ve teşvikleriyle kısa sürede bir haçlı ordusu hazırlandı ve Anadolu’ya geçirildi. Bu sırada Kılıç Arslan İmparatorla bir anlaşma yaparak yönünü Süryanilerin önemli bir merkezi olan Malatya’ya çevirmiş, Malatya surlarını dövmekle meşguldü. Haçlı seferini haber alır almaz kuşatmayı kaldırarak geri dönmek zorunda kaldı.

Kılıç Arslan’ın iskân siyaseti

Kılıç Arslan, takip ettiği iskân siyaseti ile Anadolu’nun Türkleşip bir İslam memleketi olması için Doğu’dan Müslüman Türk aileleri getirtip, Batı Anadolu’ya yerleştirdi. İslam âlimleri, ilim adamları ve sanatkârlar Selçuklu Sultanının himayesinde değerli eserler vermeye başladılar.(3) Daha sonra bu bölgeler, haçlı seferleri sonucunda Bizans’ın eline geçmiş, savunmasız halktan kurtulabilenler iç bölgelere doğru göç etmişler, kurtulamayanlar ise Haçlı ve Bizans kılıçları altında can vermişlerdir.

Kılıç Arslan’ın Haçlılar ile Mücadelesi; İznik’in Sukutu

Haçlı seferleri Türk tarihi açısından bir dönüm noktası olmuştur. Türkler 1074 yılında sonra Anadolu’nun Marmara ve Batı sahillerini ele geçirmiş; Türklerin saldırılarını durdurmak için İmparator Mihael Papa’ya giderek bir Haçlı seferleri başlatması için girişimde bulunmuştu. Ancak o tarihlerde bu girişim akim kalmıştı. Lakin Papa VII. Greguvar’ın giriştiği tahrikler sonucunda Avrupa’da bir “Haçlı ruhu” oluşmuştu. İmparator Aleks de bir taraftan balkanlardan Uzlar ve Peçenekler diğer taraftan Anadolu’dan Çaka ve Selçuklular tarafından sıkıştırılınca 1091 yılında Papa Urben’e giderek Haçlı yardımı istemişti. Fakat Bizans İmparatoru, istediği bir askeri yardım yerine bütün Avrupa milletlerini Türklere karşı birleştirecek bir seferlerin kapısını aralamış oluyordu.

Haçlı Seferlerinin başlangıcını teşkil edilen ilk kitleler Keşiş Piyer Lermit’in öncülüğünde başıbozuk ve disiplinsiz insan yığınından ibaretti.  İmparator Aleks bu yağmacı barbarları 1096 Eylülünde Anadolu yakasına geçirdi. İzmit istikametinde ilerleyen Haçlılar, yolda rastladıkları her şeyi yağma ediyor ve Müslüman halka her türlü rezilliği ve işkenceyi reva görüyordu. Sultanın kardeşi Davut, kuvvetlerini ve Türkmenleri toplayarak bu dağınık haçlı kitlesini İzmit’e tamamıyla imha etti.

Bu ilk muvaffakiyet, Türklerin gururunu çok okşadı ve cesaretlerini yükseltti. Esirleri ve silahlarını ırkdaşlarına gönderip, “Frankların savaş kabiliyeti olmadığını, gelecek Haçlı ordusunun da aynı akıbeti yaşacağını” bildirdiler.

Ancak Türkleri rakiplerini küçümsemekle pek hata ettiklerini kısa sürede anladılar. Kontların ve düklerin kumandasında şövalyelerden mürekkep asıl ordu arkadan geliyordu. Bir Haçlı kroniğin ifadesiyle; “bütün denizlerin adaları, bütün yeryüzü krallıklar Allah’ın emriyle harekete geçti.”(4) Bizans İmparatorlu Haçlılarla bir anlaşma yaparak, İmparator onların Anadolu’dan geçmesini sağlayacak, onlar da ele geçirdikleri yerleri Bizans imparatoruna vereceklerdi.

Haçlı ordusu ve Bizans ordusu İstanbul’dan hareket ederek Selçukluların payitahtı olan İznik’i kuşattı. 22 yıldır Selçuklu devletinin başkenti olan şehir etrafı sağlam kalelerle çevrili idi. 

Kılıç Arslan İznik’e ulaştığında şehrin kuşatılmış olduğunu gördü. Haçlı ve Bizans orduları muhasara makineleri ile kaleyi dövüyor; Türkler müdafaa ediyordu. Kaleden atılan oklar ise zırh ve miğferlere karşı etkili olamıyordu. Kılıç Arslan şehrin altındaki ovada karargâh kurdu. Burada düşman kuvvetlerini yarma hareketinde başarılı olamadı. Sultan hayli kayıplar verdikten sonra çekilmek zorunda kaldı. Arkadan gelen Haçlı ve Bizans ordusu üzerine iki ateş arasında kalmak istemeyen Sultan, İznik’e karşı hiçbir şey yapamadı ve şehri kaderiyle baş başa bırakarak geri çekildi. 

Sultandan beklediği desteği alamayan İznik’teki Sultanın ailesi ve kumandanlar şehri Bizanslılara teslim etti. Böylece 6 hafta süren şiddetli muhasara ve savaşlardan sonra İznik 26 Eylül 1097’de Bizanslıların eline geçti. Sultanın ailesi ve birçok Türkmen beyi de esir durumuna düştü. İmparator esirlere çok iyi muamele etti. Kurtuluş akçesi alarak serbest bıraktı.

Sultan Kılıç Arslan’ın Haçlılarla Eskişehir Muharebesi

Sultan Kılıç Arslan, Haçlılarla tek başına mücadele edemeyeceğini anladı. Bir yandan kuvvetlerini eritmemek için Eskişehir’e kadar çekilirken diğer taraftan Anadolu’daki güçlü beylere mektuplar yazarak yardım istedi. Türkleri Eskişehir’e kadar takip eden Haçlılar, karşılarında tekrar düzenli birliklerden oluşan bir ordu ile karşılaşınca çok şaşırdılar. Temmuz sıcağında yapılan savaşta her iki tarafta çok kayıp verdiler. Kılıç Arslan, haçlıları daha çok yıpratma faaliyetine girişti.

Kılıç Arslan ve Türklerin bu destanî kahramanlık ve savaş kudretlerine rağmen sayıca çok olan düşmanın ilerlemesini durdurmaya yetmedi. Haçlılar ileri harekâtına devam etti, Kılıç Arslan da onlara ani baskınlar vererek yıpratma yoluna gitti. Elindeki bir avuç Türkü de yok etmek istemiyordu. Yol boyunca geçtikleri yerlerdeki su ve gıda maddelerini imha ederek Haçlıları açlığa mahkûm ediyordu.

Marmara ve Batı Anadolu’nun elden çıkışı

Eskişehir yenilgisinden sonra Marmara ve batı Anadolu Türklerin elinden çıkmış oldu. Süratle Konya’ya kadar çekilen Sultan, Konya’yı tahliye ederek Haçlıları yiyecek ve sudan mahrum bıraktı. Açlık, susuzlu içinde Konya-Ereğli istikametinde ilerleyen Haçlılara son bir darbe vurmak isteyen Sultan, Danişmend Gazi, Hasan Bey ve diğer beyler kuvvetlerini Ereğli’de topladılar. Burada da yapılan savaşta kalabalık Haçlı ordusuna mukavemet edemediler ve geri çekildiler.

Haçlı ordusu ikiye ayrılarak bir kısmı Gülek geçidini geçerek Kilikya’ya indi, bir kısmı da Kayseri istikametinde ilerledi. Kayseri’de Hasandağı yakınlarında Haçlılarla müthiş bir savaşa tutuşan Hasan Bey, birçok zayiat vererek geri çekildi. Franklar, Türklerin tahliye ettikleri Kayseri, Komano, Göksun yoluyla cenuba doğru ilerlerken, Kilikya’ya girenler de Tarsus, Adana,  Mamistra şehirlerini Türklerin elinden aldılar.

Büyük Haçlı seferi Selçuklular büyük bir sarsıntıya uğrattı. Bizanslılar derhal Anadolu’nun sahil bölgelerini istila ettiler. İzmir’de Çaka Bey’in devletini ortadan kaldırdılar. Garbi Anadolu ve Karadeniz sahilleri Rumların eline geçti. Kilikya’nın şehirlerine ve ovalarına yerleşen Türkler çekildikten sonra Toroslara sığınan Ermeniler yavaş yavaş düzlüğe inmeye başladılar(.5)

Haçlıları İmha ve Kılıç Arslan’ın Şark Fetihleri

İznik’in kaybından sonra Konya’ya yerleşen Kılıç Arslan, Haçlı seferinin açtığı yaraları sarmaya başladı. Kılıç Arslan, Haçlı saldırıları esnasında Türk topraklarına almak için Bizanslılarla savaşlar veriyordu. Bu arada ikinci bir Haçlı dalgası yine Anadolu’ya geldi.

1101 yılında İznik-Eskişehir güzergâhında ilerleyen Haçlı ordusuna Kılıç Arslan epey bir hırpaladı. Ankara-Çankırı yoluyla Niksar’a doğru ilerleyen haçlı ordusunun Amasya civarında Danişmend Ahmed Gazi ile birlikte tamamen imha edildi. Bunun ardından gelen Nevers, Politen Kontları ve Saint Gulies kumandasındaki diğer bir ordu Konya- Ereğli yolunu takip etti ve Sultanın askerleri tarafından Eskişehir, Akşehir, Konya’da çok büyük kayıplara uğratıldıktan sonra Ereğli’de tamamen kılıçtan geçirildi. 300.000 kişilik bir ordudan birkaç bin kişi kurtularak Antakya’ya ulaşabildi.

Bu zaferle I. Haçlı seferinin intikamı alınmış oldu. Anadolu’da Türklerin kendilerine bir güven geldi. Böylece Anadolu’yu Haçlılara mezar yaptıktan sonra onların bu ülkeden geçme ümid ve cesaretleri kalmadı.

Amasya zaferinden sonra Sultan, imparatorla bir anlaşma yaptı ve Batı Anadolu’yu, Karadeniz ve Marmara sahillerini Bizanslılara terk etti. Buna mukabil İmparator da Anadolu’nun geri kalan topraklarını Türklere terk ediyordu.

Suriye ve Antakya’ya ulaşan Haçlı ordusu, Melikşah’ın vefatından sonra devlet otoritesi sarsıldığından ve beylerin birbiriyle mücadelelerinden dolayı burada tutundular ve kontluklar kurdular.

Kılıç Arslan, Bizanslılarla anlaşıp garp tarafını emniyete aldıktan sonra şarka yöneldi. Onu şark seferine iten en büyük amil, Danişment Ahmed Gazi’nin esir tutuğu haçlı prenslerinden kurtuluş akçesinde kendinse hisse vermemesi ve direk Bizanslılarla anlaşma yoluna gitmesi idi. Haçlı saldırılarından nasibini alan Maraş Ermenileri de onu şehre davet etmişlerdi. Böylece Şark seferine çıkan Sultan 1103’te Maraş’ı alarak Ermenileri Haçlıların zulmünden kurtardı. Oradan haçlılara karşı Antakya üzerine bir sefer düzenlemek düşüncesinde idi. Askerlerinin erzakı için Halep Emirine elçi gönderdi. Halepliler, Haçlılara karşı Sultan’ın gelmesini çok olumlu karşıladılar. Fakat Sultanla- Danişmentlilerin arası açılmış olduğundan Danişmentlilere bağlı bir şehir olan Malatya üzerine bir sefer düzenlendi. Malatya kalesini kuşatan Sultan’a karşı Danişment Ahmed Gazi’nin oğlu Yağıbasan, uzun süre kuşatmaya dayanamayarak can ve mal güvenliği teminatı üzerine aman diledi. Daha önce Malatya’yı kuşatıp Haçlı Savaşları dolayısıyla kuşatmayı kaldıran Sultan 1105 yılının Eylülünde şehri ele geçirdi. Malatya’yı Danişmentlilerden alarak onları Selçuklu hâkimiyeti altına alan Kılıç Arslan, Anadolu’da Türk birliğini sağlamak üzere doğuya yöneldi.

Malatya’nın fethinden sonra Kılıç Arslan’ın Şark’ta yayılma siyaseti, Selçuk’un torunları Aslan Yabgu ile Mikâil oğullarını karşı karşıya getirdi. Bu zamanda Şarkî Anadolu’da büyük Selçuklulara tabi bir takım feodal beyler hâkim idi. Diyarbekir’de Yınal oğlu İbrahim, Siirt’te Kızıl Arslan, Erzen’de Alp-tekin, Hani’de Şahruh, Ahlat’ta Sökmen, Harputta Çubuk oğlu Mehmet ve Ziyaeddin Mehmet de Meyyefarkin’de bulunuyordu. Kılıç Arslan bu ülkeleri almak kararında idi. Berkyaruk’un Mehmet Tapar’la olan saltanat mücadeleleri de buna imkân veriyordu.

Ziyaeddin Mehmet Sultanı Meyyafarakin’e (Silvan) davet etti. Kılıç Arslan, onu kendisine vezir yaptı ve Elbistan’ı da ikta olarak verdi. Diğer bütün Şarki Anadolu beyleri de- Erzurum’da Artuklu, Ahlat’ta Sökmenoğulları dışında- Sultan’a tabi oldu. 1106’da Urfa’yı kuşatan sultan, hastalanınca kuşatmayı kaldırarak geri döndü.(6)

Kılıç Arslan’ın Vefatı

Anadolu Selçuklu Sultanının doğuya doğru genişlemesi Büyük Selçuklu Devletini harekete geçirdi. Mehmet Tapar, Çavlı’yı Musul ve yöresine emir tayin etti. Musulâ varan Çavlı, Çökermiş’i öldürerek topraklarını ele geçirdi. Lakin Musul Halkı Çavlı’yı tanımadı ve Çökermişin küçük oğlu Zengi’ye biat ederek Anadolu’daki Selçuklu Sultanından yardım istedi. Aradığı fırsatı yakalayan Kılıç Arslan Musul’a gelerek şehri teslim aldı. Oğlu Şehinşah’ı şehre vali ve Bozmış’ı da atabek tayin etti. Böyleye 17 Nisan 1107’de Musul, Anadolu Selçuklularının hâkimiyetine geçmiş oldu.

Musul’un Kılıç Arslan’ın idaresine geçtiğini öğrenen Çavlı, Mardin Artuklu Emiri İlgazi ve Halep Emiri Rıdvan’ın kuvvetleriyle birlikte Rahbe’yi alarak Sultan’ın üzerine yürüdü. İki ordu Habur nehri kıyısında savaşa tutuştular. Kılıç Arslan’ın beraberindeki emirlerin Çavlı tarafına geçmesi üzerine Sultan savaşı kaybetti. Birçok kahramanlıklar gösteren Sultan, 13 Haziran 1107’de Habur Nehrini geçmeye çalışırken suda boğuldu ve hayatını kaybetti. Bir süre sonra suda boğulan cesedi çıkarılıp Silvan’a götürülerek oraya defnedildi.

Kılıç Arslan’ın vefatıyla Anadolu’da kurulan Türk birliği bir kez daha parçalanmış oldu. Musul’u ele geçiren Çavlı, Şehinşah’ı gönderdi.

Kılıç Arslan’ın vefatı ülkede derin bir üzüntüye sebep oldu. Son derece adil ve merhametli olan hükümdar, Hıristiyan ve Süryanilere bile kendisini sevdirmişti. O dönemin vekayinameleri; “Sultanın ölümüne sadece Müslümanlar değil, Hıristiyanlar bile ağladı.” ifadesini kullanmıştır.

Sultanın kişiliği

Kılıç Arslan, son derece cesur, atılgan, azimli, mücadeleden yılmayan bir kişiliğe sahip bir hükümdardı. Düşmanına karşı cebbar ve kahraman, halkına karşı da son derece merhametli ve adil bir sultan idi. Haçlı seferleri esnasında kalabalık düşman ordularına karşı vermiş olduğu mücadlele halk arasında dilden dile dolaşmış, efsaneleşmiştir. Tek gayesi, Anadolu Türklüğünü bir bayrak altında toplamak olmuştur.

 Bizlere bu vatanı emanet eden ve Türk yurdu yapan tüm şehid ve gazilerimizle birlikte Sultan Kılıç Arslan’ı da rahmet ve minnetle anıyoruz. Allah mekânını cennet eylesin.

 

Dipnot:

1)Turan, Osman, Prof. Dr., İslam Ansiklopedisi, “Kılıç Arslan I”, s.682,MEB Yay. 1977/İST

2)Turan, a.g.m, s.682

3) “Kılıç Arslan” Türk Sultanları, s.306, İhlas yayınları,2005/İST

4) Turan, Osman, Prof. Dr., Selçuklular Zamanında Türkiye, s.99, Turan neşriyat, 1971/İST

5) Turan, a.g.e, s.104

6) Sevim, Ali prof. Dr.-Merçil, Erdoğan, Prof. Dr., Selçuklu Devletleri Tarihi, s.432, TTK Yay. 1995/ANK

 

 

 

 

ŞEHRİN HAFIZASI

 

Yrd. Doç. Dr. Aziz AYVA

 

Yenigün Gazetesinin kültür sanat eki “Şehrin Hafızası” dokuzuncu sayısını geride bıraktı. Bu güzel eki bizlere hazırlayan Sadık Gökce Bey ve Anuş Gökce Hanım’la geçtiğimiz günlerde Şehrin Hafızası üzerine bir sohbetimiz oldu. Sohbet dönüp dolaşıp Şehr-i Konya’nın hafızasına geliyordu. Şehr-i Konya’nın hafızasına bir ışık tutacak, bir mercek tutacak, bir kayıt düşecek olan bu küçük gazete ekinin yol haritası üzerine sohbetimiz derinleştikçe derinleşti ve buradaki temennilerimiz de işte bu yazımıza ilham kaynağı oluverdi. Şehrin hafızasının neler olduğu, şehrin hafızasının kimler olduğu, şehrin hafızasının nereler olduğu, şehrin hafızasının nerelerde aranması gerektiği, hâsılı şehrin hafızasına dair birçok konu enine boyuna konuşuldu. Bu tatlı sohbetimizin gazete ekinin bir yazarı olarak bende uyandırdığı duyguları ve düşünceleri de Konya’nın kültür adamlarına bir çağrı olması hasebiyle sizlerle paylaşmak istedim. Şayet bu yazıyı okuyunca çıkınızda Şehr-i Konya’ya dair bir şeyler varsa –ki mutlaka vardır- bu küçük eki büyük fedakârlıklarla hazırlayan kültür âşığı beyefendi ve hanımefendiyle paylaşınız, yazılarınızla Şehr-i Konya’ya olan vefa borcunuzu ödeyiniz veya gazetenin yazarlarıyla irtibata geçiniz. Sizleri güzel şehrimizin hafızasının neler, nereler ve kimler olduğuyla ilgili bir seyahate çıkarmak istiyorum. Bence şehrin hafızası;

- Şehrin hafızası, her şeyden önce büyük bir devlete başkentlik yapmasında, onun ihtişamlı tarihinde gizlidir.

- Şehrin hafızası, Mustafa Kemal Atatürk’ün özel bir ünsiyetle bu şehre mutat zamanlarda ama hepsinde de özel bir amaçla gelişinde, burayı ziyaret edişinde gizlidir.

- Şehrin hafızası, Mevlâna Celâleddin-i Rumî’nin Meram bahçelerinde yazdığı/yazdırdığı Mesnevi’sinin satır aralarında gizlidir.

- Şehrin hafızası, Mevlâna’nın oğlu tarafından sistemleştirilen Mevlevilik ile bu manevî yolculuğun çilekeş zatlarının hatıralarında ve türbe etrafında anlatılan mistik anlatılarda gizlidir.

- Şehrin hafızası, Mevlevî geleneğinin tesirinde yetişmiş olan yüzlerce mutasavvıf şair, edip, yazar ve bunların eserlerinde gizlidir.

- Şehrin hafızası, bu şehirde çok uzun bir geçmişi bulunan matbuat tarihinde gizlidir.

- Şehrin hafızası, Millî mücadelede şerefle yer almış eğitmenlerin ve Mehmetçiklerin tarihinde gizlidir.

- Şehrin hafızası, çok eski bir geçmişi olan maarif tarihinde gizlidir.

- Şehrin hafızası, bu şehre olan vefa borcunu hiçbir zaman unutmayarak çıkınındakileri paylaşan, onları yayımlayan akademisyen, öğretmen, bürokrat, gazeteci, araştırıcı, vb. kültür âşıklarının anılarında, arşivlerinde ve yazılarında gizlidir.

- Şehrin hafızası, bu şehirde 16. yüzyıldan itibaren izini sürebildiğimiz koskoca bir aşıklık geleneğinde gizlidir.

- Şehrin hafızası, Konya’nın eğlence kültürü “barana”larda gizlidir.

- Şehrin hafızası, kendine özgü makamları ve hikâyeleriyle Konya insanının ruh dünyasına tercüman olan Konya türkülerinde gizlidir.

- Şehrin hafızası, bugün hepsi geçmişin şarkılarını söyleyip duran tarihî yapılarında saraylarında camilerinde, mescidlerinde, hanlarında, çeşmelerinde gizlidir.

- Şehrin hafızası, bu şehrin nabzını tutan gazetelerinde, dergilerinde ve dünden bugüne Konya’da düzenlenen kültürel meclislerde, toplantılarında sohbetlerinde gizlidir.

- Şehrin hafızası, Konya ağzının billur bir şekilde hâlâ konuşulduğu taşra mahallelerinde kapı önlerinde ipini eğiren ninelerin ve bastonuyla camiye gelip cami önünde öğürleriyle sohbet eden Konyalı amcaların dillerinde gizlidir.

- Şehrin hafızası, bu şehrin masalından efsaneye, manisinden ninnisine, oyunundan inanmalarına halk kültüründe gizlidir.

- Şehrin hafızası, bu şehrin velilerinde ve meczuplarında gizlidir.

- Şehrin hafızası, taşradan Konya’ya özlemle bakan taşralının özlemlerinde, köy türkülerinde, gurbetçi yolu bekleyen garip anaların, küçük çocukların özlemlerinde gizlidir.

- Şehrin hafızası, bir yabancının Konya’ya dair hatıralarında, bir seyyahın Konya insanına dair tespitlerinde hatta yolu Konya’ya düşen bir garibin bu şehre dair intibalarında gizlidir.

- Şehrin hafızası, belediyecilik tarihinden siyasî tarihine kadar fedâkar Konyalıların bu şehri Ankara’da temsili sırasındaki mücadelelerinde ve bu yolda bu şehre kazandırdıklarında gizlidir. 

- Şehrin hafızası, argolu diliyle Konya fıkralarında ballandıra ballandıra anlatılan esnaf kültürümüzde gizlidir.

- Şehrin hafızası, şehrimizde eğitim öğretim faaliyetlerine katkıda bulunmuş bütün üniversite hayatında gizlidir.

Şehrin hafızasının daha başka nerelerde gizli olduğuna dair siz de buraya bir şeyler ekleyebilirsiniz. Bunların bir öncelik sonralık değeri olmadığını belirtmek istiyorum. Biri diğerinden daha değersiz veya biri diğerinden daha önemli değildir. Şehir bütün bu unsurlarıyla yaşayan bir ruhtur. Şehirlerin ruhunun olduğunu unutmamalıyız. Bütün bu yazdığım maddeler sizi de heyecanlandırmadı mı? Sizin de arşivinizdeki bir vesika, belleğinizdeki bir hatıra, araştırıcı kimliğinizle belgelerden gün yüzüne çıkardığınız bir bilginin paylaşılması hoş olmaz mıydı?

İşte yazımızın başında bahsettiğim sohbetimizden bu düşünceler, bu duygular ortaya çıkıverdi. İstedik ki şehrin hafızası az biraz da ŞEHRİN HAFIZASI olsun istedik. Çok mu şey istiyoruz. Umarım sizin de şehrin hafızasına ilave edeceğiniz bir şeyler vardır. Hoşça kalın…

 

 

Bülent ÇEVİK

cevikbulent@gmail.com

 

KONYA OCAKLARI: 2

Geçen sayıda alazlama ocağından bahsedilmişti. Bu sayıda ise albastı ve aydaş ocağından bahsedilecektir.

Albastı Ocağı:

Alkarısı, yeni doğum yapan kadınlara musallat olduğu söylenen gözle görünmeyen bir çeşit yaratıktır.“Lohusanın üzerine çökerek balık gibi bir şeyler serper ve lohusayı ölecek hale getirir. Bunun için ebe veya hoca bir kaz getirerek lohusanın üstüne koyar. Bir de yazma getirilerek doğuran kadının başı sarılır. Lohusanın üstündeki kaz bir şeyler toplar gibi başını kaldırıp indirdikçe alkarısının serptiği balık gibi şeyleri alır. Bu suretle alkarısının şerrinden kurtularak iyileşir (Cemil Sena 1933: 245)”.

Çeşme veya kaynak başında alacakaranlıkta görülen alkarısının başındaki sihirli tarak alınır veya iğne gibi bir demir eşya göstererek yakalanır. “Alkarısını elinde ciğer ile beraber görünce bir yerine iğne çuvaldız batırmalı veya bu cadının üstüne zift dökülmelidir. Alkarısını yakalayan kimse ocaklı olur bunlara alcı da denir. Alkarısı alcı ile alcının sülalesinden kimseye dokunmaz, evlerinde ve üzerlerinde alcıya ait eşya bulunduranlara kötülük yapamaz (Ülkütaşır 1939: 241)”. “Lohusa ile çocuğunu al basacak olursa ocaklıya müracaat edilir. Eve gelen ocaklı elindeki kılıcı etrafında sallarken ‘Mel’une çabuk git!’ der. Ayrıca hocaya başvurulur. Eve gelen hoca bıçağı ile hastanın etrafında daire çizer ve dua okur (Ülkütaşır 1939: 242)”.

İnanışa göre genellikle lohusaların kan kokusuna gelen al kızı, lohusanın uyku anını seçer. Uykuya dalan lohusanın ağzından girer, ciğerlerini alır gider. Yüksekçe bir tepelikte kurduğu köz ateşinde, göl veya akarda yıkanmış ciğeri bir güzel pişirip yer. Al kızına engel olmak için lohusanın başucuna yorgan iğnesi, bir parça ekmek ve Kur’an konur. Ciğeri pişen lohusa ölür. Ciğer pişmeden bir tavuk kesilir de lohusanın baktığı tavana asılırsa tavuk eti ciğerden daha tatlı olduğundan al kızı ciğeri getirecek, tavuk etini alıp götürecek, böylece de lohusa kurtulmuş olacaktır.

Lohusalık hali dışında da al kızının insanlara musallat olduğu söylenir. Al kızı ruhî durumunu zayıf gördüğü kimseleri ağı içine alır, muskaların da tesirine çabuk girmediği için onları bin bir eziyetlere boğar. Ekseriyetle kadınlardan kendisine av seçer. Erkeklerden av seçse de mutlak cinsî münasebet için seçmiştir. Al kızı ilişki kurduğu erkeklerin her dediğini yerine getirir. Musallat olduğu erkeği kolay kolay terk etmez. Cinsî münasebet al kızında katiyetle evlenmeye dek gitmez çünkü insanoğlu ile evlilik yasaktır. Evlilik yapan al kızı soyuna ihanet etmiş sayılır ve hemen öldürülür (Üstün 1979: 33). 

Bundan yirmi sene kadar önce “1926 Çeltik doğumlu Mehmet Zülal’in anlatımına göre 1959’lar olsa gerek…” Hacı Kurdo bir al kızı tutarak albastı ocağı olmuştur. Al kızını tutması şu şekilde olmuştur: “Bir gün Hacı Kurdo bir-iki ay kırda davar gütmüş, eve gelemediği için hamamcı olmuş, köprüye yıkanmaya gitmiş. “Köprüye yıkanmaya gidiyorum, davarları da sulayayım” diye hayvanları köprüye sürmüş. Bu sırada al kızı köyde çaldığı ciğeri köprüde yıkıyormuş, yıkadığı ciğeri götürüp yiyecekmiş. Hacı Kurdo bunu yakalamış. Babam “Âlim, hoca idi.” bunları gelirken görmüş. Al savıcı olduğu için durumlarını iyi bildiğinden “Len oğlum Kurdo sal şu melunu!” demiş. Hacı Kurdo babamı dinlemeyip al kızını köyde yedi sene çalıştırmış. Bir gün Hacı Kurdo’nun al kızı ile evleneceği söylentisi köyde yayılmış. Babam rahmetlik Kurdo’nun yanına varmış: “Oğlum koy ver şunu yahu! Al milleti ile evlenilmez, sen evlensen bile onlar kızı rahat bırakmaz. Hem de geceye komaz öldürürler. Elleme şu garibe yazıktır.” demiş. Köyde üzerine çok düşüldüğü için, kendi soyuna ebediyen dokunmayacağına dair söz aldıktan sonra götürüp tuttuğu yere bırakmış. Bırakmış bırakmasına ya al milleti onu arasına kabul etmemiş. Babam rahmetlik “Eğer kabul ederlerse suyun üstünde beyaz bir köpük belirir, yok eğer kabul etmezlerse -ki o zaman öldürürler- suyun üstüne kan kırmızısı bir köpük çıkar.” demişti. Hakikaten de Hacı Kurdo kızı suya atar atmaz ardından bakmış ki suyun üstünde bir kan köpüğü… Dönüp gelmiş. Ondan sonra Hacı Kurdo’nun evi al ocağı olmuş. Dedem yakaladığı al kızına tövbe ettirdiği için al ocağı önce tek bizde idi (Üstün 1979: 34-35)”.

Günümüzde albastı ocağı olan birini tespit edemedik. Bundan hareketle günümüzde bu ocaklık geleneğinin Konya’da unutulduğunu söyleyebiliriz. Tıp, albasmasını kan kaybının veya ruhî bunalımların doğurduğu bir çeşit hastalık diye tarif etmekte, çare olarak da telkin tedavisinden başka bir şey gösterememektedir.

Aydaş Ocağı:

Rengi solmuş, gelişmemiş ve huysuzlanan çocuklar aydaş ocağına götürülmektedir. Halk arasında çok zayıf, devamlı ağlayan, huzursuz olan, yedikleri yaramayan ve çok az uyku uyuyan çocukların aydaş olduğu kanaati vardır. 

Ocağın sahibi çocuğu aydaş suyunda yıkar ve aydaş suyundan içirir. Daha sonra hasta sahipleri ocak sahihine bahşişini verirler ve çocuğun elbiselerini orada bırakarak yanlarında getirdikleri elbiselerini giydirirler. Bu şekilde çocukların iyi olduklarına şayet ocağa götürülmezse iyi olmayacaklarına inanılır (Demir 1979: 81).

Ocak evlerinde çeşmenin önüne bir kap konulur. Ocaklı tarafından bıçak suyun altından, su kesiliyormuş gibi yapılarak ve dualar okunarak kırk kere geçirilir, bu şekilde su kaba doldurulur. Bu işleme “su kırklaması” denir. Bu suyla çocuk yıkanır. Yine aydaş çocuklar için “bıçak bırakma” inancı vardır. Yedi “Mehmet” adlı kişinin bulunduğu evden bıçak toplarlar. Bu bıçakların üzerine ocak adları yazılır. Tekke Köyü, Çukurçimen Köyü, May Köyü vs. o çocuk hangi ocağa gidecekse, o bıçağın ağzı paslanır. Yine aydaş çocuklar mezarlıkların kenarında yedi defa dolandırılır. Açılmış bir mezara aydaş çocuk bırakılır. Çocuk ağlarsa ölmeyecek demektir, ağlamazsa iyi olamayacağına işarettir (Çetin 1991: 104). Çocuğu mezara bırakma şeklindeki uygulamaya günümüzde de rastlamaktayız. Zayıf, huysuzlanan, sürekli ağlayan, tabiri caizse mızmızlanan çocuklar Mursaman Tekkesi’ne götürülür ve tekke içindeki duvarın oyuk bölümüne çocuk yatırılır böylelikle çocuğun kendini toparlayacağı ve iyileşeceği düşünülür.

Başka bir uygulamada ise ocak sahibinden su ve kül alınır. Çocuk bunlarla banyo yaptırılır, su kimse görmeden dört yol ayırımına atılır. Daha sonra ev sahibinden ekmek ve su alınarak, üç gün yedirilir (Kurt 1999: 94).

Günümüzde Konya Şeker Fabrikası civarındaki bir ev, aydaş ocağı olarak bilinmektedir. Burada bir kova ılık suyun içine bir iki tutam kül atılır, ocak olan kişi bunun içine tükürür. Çocuk bu su ile yıkanır, çocuğa birazda içirilir. Sonra baş aşağı sallandırılıp ayaklarından tutularak bir de bu şekilde su dökülür (Aydın 2006: 95). Okunarak çocuğun başına dökülen su aynı zamanda makasla kesilir. Bu temas ve cansızdaki gücü insana devretme pratikleri hastalığın kesilmesine, çocuğun bir daha hastalanmamasına yönelik büyüsel uygulamalardır.

Aydaş olan çocuklar merkezde Mursaman Tekkesi’ne ve aydaş ocaklarına götürülmektedir. Aydaş çocuk tekkedeki sandukanın yanına bırakılmakta; çocuk ağlarsa iyileşecektir, ağlamazsa iyi olmayacaktır. Ocaklarda ise çocuklar yıkandırılmakta, ocaktan su içirilmekte, banyo yapılan suyun dört yol ağzına dökülmesi istenmektedir.

…

 

KAYNAKÇA

AYDIN, M., G. ATASAĞUN, A. ARAS, N. ÖZTÜRK ve S. BAYBAL (2006) “Konya Merkezdeki Manevî Halk İnançlarının Dinler Tarihi ve Din Fenomenolojisi Açısından Değerlendirilmesi.”Konya: Din Bilimleri Yayınları, Damla Ofset.

CEMİL SENA (1933) “Konya ve Civarında Halk İnanmaları.” Halk Bilgisi Haberleri Dergisi, 2, 23–24: 245–248.

ÇEVİK, Bülent (2008) “Konya’da Halk Hekimliği Uygulamalarının Dünü ve Bugünü.” (Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Basılmamış Yüksek Lisans Tezi) Sivas.

ÇETİN, Aliye (1991) “Konya Folklorundan Örnekler.” (Yayımlanmamış Lisans Tezi)Konya: Selçuk Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.

DEMİR, Necati (1979) “Argıthan (Ilgın) Folklorundan Örnekler.” (Yayımlanmamış Lisans Tezi)Erzurum: Atatürk Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.

KURT, Şerife (1999) “Ortakaraören Kasabası’nın Halk Edebiyatı ve Folklorundan Örnekler.” (Yayımlanmamış Lisans Tezi)Konya: Selçuk Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.

ÜLKÜTAŞIR, M. Şakir (1939) “Albastı Hastalığı, Tekevvünü ve Tedavisi; Alkarısına Dair Halk İnanmaları.” Halk Bilgisi Haberleri Dergisi, 95: 241–246.

ÜSTÜN, Ali (1979) “Yunak ve Çevresi Folklorundan Örnekler.” (Yayımlanmamış Lisans Tezi)Erzurum: Atatürk Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.

 

 

 

MEHMET ALİ UZ

 

SİLLE KABRİSTANLARI

 

Sille, çok eski bir yerleşim yeri. Uzun zaman süreci içerisinde teşekkül eden kabristanlar hemen hemen tamamen muhafaza edilmiş. Kaldırılan veya kaybolan kabristan olmamış gibi. Zaten Sille’deki kabristanlar, tepelerde ve ekime müsait olmayan meyilli araziler üzerinde kurulmuş. Bu bakımdan Sille için kabristan zengini denilse yanlış konuşulmuş olunmaz.

Sille’ye kabristanları tetkik için gidişimde kabristanlardan bir hayli görüntüler almıştım. Bunları yazmaya oturduğumda, kabristanların yerleri ve adları ile ilgili bazı tereddütlerim oldu. Sille’ye ikinci defa gitme mecburiyeti hissettim. Sille girişinde bir kahve önünde 5-6 yaşlı Sillelinin oturduğunu gördüm. Selam verip yanlarına oturdum ve konuyu açtım. Onların da aynı tereddütleri taşıdıklarını ve kabristanlar için değişik isimler telaffuz ettiklerini gördüm. Konuşa konuşa sonunda bir mutabakata vardık. 

Bunlardan Hasan Can (1943 doğumlu) ile Hasan Altun (1937 doğumlu) isimli zatları da yanıma alarak önce Sille çıkışı Tatköy’e doğru tepeye tırmandık. Hıdrellez Kilisesi denilen harap kilisenin yakınında bir yerde arabamızı park edip kabristanları incelemeye başladık.  

Hasan Özönder Hoca, Sille Mezarlıkları şöyle bir liste verir.

a-Subaşı Mahallesi Mezarlığı

b-Mormi Mahallesi Mezarlığı

c-Karataş Mezarlığı (2 adet)

d-Akmahalle Mezarlığı (2 adet)*

SUBAŞI MAHALLESİ (GÖLBAŞI) KABRİSTANI

Biz Subaşı Mahallesi Mezarlığı’nın başında bulunuyorduk. Yanımdaki yaşlı zatlar bu mezarlığın, halk arasında Gölbaşı Mezarlığı olarak anıldığını ifade ettiler. Mezarlık ağaçlandırılmamış ve bir hayli bakımsız görünüyordu. Duvarlar yığma taş ile örülmüştü.

Mezarlığın aşağı taraflarında 1734, 1764 tarihli kabir taşlarına rastladık. Kabristanın daha eski tarihlerden, belki 15. Ve 16. Yüzyıllardan beri kullanıldığı, yeni kabir taşlarından da bu mezarlığa halen defin işleminin devam ettiği anlaşılıyor.

Ayaeleni yani Büyük Kilise de Subaşı Mahallesinde, kabristanın güney doğusunda yer alıyor.

MORMİ MEZARLIĞI

Subaşı Mahallesi Mezarlığı’nın hemen sağında ve kilisenin çevresinde Mormi Mahallesi Kabristanı bulunuyor. Eskiden burası tamamen Rum Mezarlığı imiş… Mübadeleden sonra mezarlık, Müslüman Mezarlığına dönüştürülmüş.

Mormi Mezarlığı da, Subaşı Mezarlığı da Tatköy’e giden yeni yolun sağında kalıyor.

Eskiden, yani Tatköy yolu yapılmadan önce yol, bir patika halinde Mormi Mezarlığı ile Subaşı Mezarlığı arasından geçermiş. Bu kabristan diğerinden de bakımsız görünüyor.

Haşim Karpuz Hoca’nın iki öğrencisine hazırlattığı basılmayan, büyük emek mahsulü lisans tezinde Mormi Mezarlığı; Sille (Şapel yanı) Mezarlığı şeklinde verilirken, Subaşı Mahallesi Mezarlığı da; Sille 1 Mezarlığı olarak adlandırılmıştır. Akmahallede, bütün eski kaynaklarda; Aşağı Mezarlık olarak geçen kabristan da, Sille 2 Mezarlığı olarak verilmiştir.**

AKMAHALLE 8AŞAĞI MEZARLIK) KABRİSTANI

Sille’nin en büyük ve meşhur mezarlığı, Akmahalle diğer adıyla Aşağı Mezarlıktır. Sille’nin meşhur müderris, mutasavvıf, hattat ve halk şairi bu kabristanda medfundur.

Konya Alimleri ve Velileri isimli çalışmamızda hayatları hakkında bilgi verdiğimiz babası da Üsküp Kadılarından Osman Haki Dede (öl. 1836), Silleli Hacı Şaban Efendi (öl. 1944), Silleli Müderris Osman Efendi (öl. 1934), ulemadan Hacı Hafız Efendi’nin oğlu Müderris ve Hattat Musa Efendi (öl. 1935), Hacı İsmail Nazifi (öl. 1887) ile oğlu Büyük Hoca Mustafa Efendi (öl. 1928) hep bu kabristanda medfundur.

Ali Kemal Akça’nın Sille’nin Halk Şairleri isimli eserinden Figani (öl. 1928), Feşani (öl. 1320 H.), Merdani (öl. 1396) gibi onlarca Silleli halk şairinin de yine bu kabristanda medfun bulunduğunu öğreniyoruz.

Aşağı Kabristan geniş bir alanı kapsamakta ve üç bölümden oluşmaktadır. En yenisi, arsası Büyükkoyuncu Hizmet Vakfı tarafından Konya Belediyesi’ne tahsis edilen kısımdır. Burası en bakımlı ve yeşillendirilen bölümdür. Bekçi kulübesi de bu bölümün girişindedir. Eski kabristan, yukarıya ve şehre doğru bu bölümü çevreliyor. Bu girişte bir de çeşme yer alıyor. Mezarlığın diğer iki bölümü de yol boyu, Sille’ye doğru uzanıyor. Her üç bölümünde kapıları Sille yolu üzerindedir.

KARATAŞ MEZARLIĞI

İki bölüm halindeki Karataş Mezarlığı da yine Sille’nin Tatköy’e doğru çıkışında ve sol tarafta karşı tepe üzerinde bulunmaktadır. 

Kabristanda bulunan mezar taşlarının çoğunun Sille taşından olması dolayısı ile kabir taşı kitabeleri döküldüğü için okunamaz hale gelmiştir. Taşlar daha fazla tahrip olmadan Sille Kabristanlarında yatan Silleli meşhur zevata ait taşların okunarak kayda geçirilmesinde büyük fayda olduğunu düşünüyorum. İlgili dernek bunu bir an önce yaptırmalıdır. Bunu aynı zamanda tarihi bir görev olarak görüyorum.  

 

*ÖZÖNDER Hasan, Sille, Konya, 1998, s. 183

**Hacer KARA- Şerife KURU, Konya’nın Tarihi Mezarlıkları ve Mezar Taşlarından Örnekler, Konya 2003, (Basılmamış Lisans Tezi)

 


3176 defa okundu...
Gazeteler
Gazeteler
Düğün Fotoğrafçısı