Reklam 10 saniye içinde kapanacak. Reklamı geçmek için tıklayın.

KAYBOLAN DEĞERLERİMİZ

Anuş Gökce

12.02.2014
» Yazarın tüm yazıları


Kaybolan Değerlerimiz ve Akraba Ziyareti
Yirmi birinci asırda Türkiye Cumhuriyeti’nde değer yargıları, örf, adet ve geleneklerimiz, ticaret ahlakımız önceki yıllara göre kıyas edilemeyecek derecede bir değişime uğramaya başlamıştır. Bu değişiklik toplumun her kesiminde etkisini göstermiş, güçlü aile bağları, samimi dostluklar ve ilişkiler adeta pamuk ipliğine bağlanmış gibi tel tel dökülür hale gelmiştir.
Sürekli değişime uğrayan değerlerimizden biri de akraba ziyaretleri ve aile geleneklerimizdir.  Önceden sıkı sıkıya birbirine bağlı olan aile bireyleri, günümüzde şahsi menfaatlerini her şeyin üstünde tutarak birbirini görmezden gelmekte, adeta yok sayarak tamamen yalnızlığa terk edilmektedir. Elinde olmayan sebeplerle ya da gerçekten maddi sıkıntı içinde olduğundan dolayı ufacık bir isteğini yerine getirilmemesinden dolayı abi -kardeşine yahut abla- küçük kardeşlerine küsmekte, belki günlerce hatta yıllarca birbiriyle konuşmamaktadır. Ya da baba ölmüş, mirasta istediği yeri kendine vermediklerinden veya verilen malı azımsadığından dolayı kardeşler birbirine sırt çevirmekte, ilişkilerini tamamen koparmaktadırlar.
Türk toplumunun yüzde doksanı Müslüman’dır. Bizim dinimizde akraba ziyaretlerinin apayrı bir yeri vardır. Hatta zekât ve sadaka verirken bile önce akrabanın gözetilmesi ön plana çıkmaktadır. Kişi, anne-babasının yakınında oturuyorsa her gün, biraz uzak bir mahallesinde oturuyorsa haftada bir gün daha uzak semtlerde oturanların ayda bir gün ve şehir dışında oturanların yılda bir defa gelip annesini babasını ziyaret etmesi, halini hatırını sorması ve onların hukukunu gözetilmesi, varsa ihtiyaçlarının giderilmesi emredilmektedir.  Uzakta olan kişiler malum her daim ailelerinin yanında olamazlar; ama haftada bir gün ve ya iki günde bir telefon açıp anne babalarının hal ve hatırlarını sorabilirler. Bu davranışlarıyla, kendileri için hiçbir fedakârlıktan çekinmeyen ebeveynlerinin bir nebze olsun gönüllerini almış olurlar. Anne ve baba uzakta olan evlatlarının sesini duydukları zaman çok mutlu oluyorlar. Telefon edecekleri gün beklerler, haftanın aynı gününde telefonları gelmezse telaşa kapılırlar, hemen kendileri ararlar: “Bugün niye aramadın, hasta mısın evladım. Sesin kötü geliyor. Üşüttün mü? Kendine aman dikkat et evladım.” diyerek heyecanlarını ve endişelerini dile getirirler.
Ben eşimle yeni evlendiğim zamanlarda sadece köy muhtarının evinde telefon vardı. Her Cuma kayın validem ve kayınbabam oraya gider, Cumadan önce bizim telefonlarımızı beklerlerdi. Bazen unuttuğumuz olursa onlar çaldırır, biz tekrar arardık. Ya da biz aradığımız zaman onlar gelmemiş olursa muhtarın evine gelince bizi çaldırıp kapatırlar, biz tekrar muhtarın evini arardık. Bu anlattıklarım uzak bir zaman dilimi değil. 1991’de köye verilen hizmetler ve ailelerimizin çektiği sıkıntılar. Şimdi her şey bol, her şey var; ama insana değer yok. Anne babaya saygı yok, sevgi yok, ilgi yok, alaka yok. Teknoloji insanları birbirinden uzaklaştırdı.
 Evlere televizyon girmeden önce sohbet vardı. Ahmet ya da Mehmet Ağa, “Ne yapıyon Hüseyin Emmi” der hal hatır sorar, gelen misafir en güzel şekilde ağırlanırdı. Şimdi televizyondaki diziler ya da sanatçılar en güzel şekilde ağırlanıyor. Gelen misafire üstün körü bir hizmet; hemen kumandayı aç  ve sevdiğiniz diziyi seyret. Gelen misafir de ondan farlık değil. O da bu gün “Fahriye vardı. Acaba Beyza ne yaptı. Ya da Kurtlar vadisinde Pusat ölecek mi ?” gibi konuşmalar yapılıyor ve kanallar açılıyor.
Anne, baba ve kardeşler birbiriyle bu kadar uzaklaşırken, onların evveliyatı olan dedeler, nineler, amcalar, dayılar, teyzeler, halalar ve bunların çocukları tamamen birbirinden kopmaktadırlar. Birbirlerini ya hiç görmüyorlar ya da çok az görüyorlar. Günlük meşgaleler, özel ilgi ve istekler her şeyin önüne geçiyor, sıcacık ilişkiler, samimi dostluklar geçmişte hatırlanan puslu bir anıya dönüşüyor. İlişkiler donuklaşıyor, her şey sıradanlaşıyor. Bu insanlar,  bizlerin en yakını fakat bizlere uzak duruyorlar. Hastan oluyor, kapını açan olmuyor. Günlerce evinden dışarı çıkmıyorsun. Akrabalarından biri gelip de “Bu insan ölüp kaldı mı?” diye gelip bakmıyorlar, merak dahi etmiyorlar.  Maalesef, mesafe yakın ama kalpler birbirine çok uzak.
Şimdi gençlerin elinde bir cep telefonu ya da bilgisayar, hadi kızım veya oğlum şuraya gidelim desen “Anne vallahi canım hiçbir yere gitmek istemiyor.” diye karşılık veriyorlar. Ya da derslerle öyle yoğunlaşmışlar ki nefes dahi almak istemiyorlar. Bir yere, bir akraba ziyaretine gidecek olsan yalnız gitmek zorunda kalıyorsun, yanında çocuklarını götüremiyorsun. Kardeşinin evine gidiyorsun, yeğen kapanmış odasına ya bilgisayardan film izliyor ya da cep telefonundan müzik dinliyor. Gelenden gidenden haberi bile olmuyor.
Değişim sadece davranışlar ve teknolojide mi?  Hemen hemen hayatın her kademesinde, kurumlarımızda ve kültür öğelerimizde bile mevcut. Dildeki yozlaşma ise çok daha vahim durumda. Kullandığımız kelimelerle konuşma dilimiz sürekli bir tahribata uğramakta, yabancı kelimeler olanca hızıyla dilimize girmekte ve hüküm sürmektedir. Kullandığımız kavramlar bile bize ait değil. Mesela, kuzen kelimesi… Kuzen kelimesine öyle alıştık ki “Emmi kızı, amca oğlu, dayı kızı, hala oğlu, hala kızı, teyze kızı ve teyze oğlu” kelimelerinin hepsini attık, bir tek Fransızcadan geçme kuzen kelimesiyle hepsini karşılayıverdik. Pardon moda oldu; “özür dilerim, affedersiniz, kusura bakmayınız” kelimeleri rafa kaldırıldı. Dili kısırlaştırdık, konuşamaz, meramımızı anlatamaz hale geldik.
Peki, bu kadar olumsuzluk karşısında ne yapabiliriz? Öncelikle işe kendimizden başlamalıyız. Bir defa Türkçesi olan kelimenin yerine yabancı kelime kullanmamalıyız. Buna çok dikkat etmeliyiz. Dilimizi güzel konuşmak ve zenginleştirmek her Türk ferdinin görevidir. İkincisi, akrabalık bağlarımızı güçlendirmeliyiz. Haftada bir defa herhangi bir akrabamızı ziyaret etmeliyiz veya onları çağırmalıyız. Onlar gelmiyorsa veya gelemeyecek kadar hasta ve yaşlı iseler karşılık beklemeden biz onların ayağına gitmeliyiz. Hem ziyaret edip gönüllerini almalıyız hem de “bir ihtiyaçları var mı?” diye sormalı, iyi ve kötü günlerinde yanında olmalıyız. Yapabileceğimiz bir iş varsa mutlaka yapmalıyız, ona destek çıkmalıyız. İkincisi çocuklarımızla yeterince vakit geçirip onları teknolojinin kölesi durumuna getirmemeliyiz. İcabında onlarla oyunlar oynamalı, sporlar yapmalı, eş dost ziyaretine götürmeliyiz. Küçücükken akraba ziyaretlerinde yanımızda götürmeli, kardeş çocuklarını ve diğer hısım akrabalarını tanımalarına fırsat vermeliyiz.
 Güzel Türkiye’mizde birlik ve beraberlik içinde mutlu yarınlara erişmek dileğiyle Allah’a emanet olalım.

NOT: Konya Türk Ocağı’nda 15 Şubat 2014 Cumartesi günü saat 14.00’de “Yeni Turancılık” konuşulacak. Konuşmacı, Ankara Üniversitesi DTCF öğretim üyesi Prof. Dr. Sadettin Gömeç. Yer: Türk Ocağı Konferans Salonu. 


396 defa okundu...
Yazarın Son Yazıları» SELSİAD ve Ahilik Paneli
» Lütfi İkiz Kimdir?
» Eğitimde kalite
» İki Kurbanlığın Oğlu
» Ahde Vefa....
» Kutlu değerlerimiz
» Güven zedelenmesi
» Öğretmenler atama bekliyor
» Mehmet Önder'e vefa
» Al abdestini ver pabucumu
» Karşılıklı Dostluk...
» İslam Dininin tüp bebek'e bakış açısı
» Astronomi ve matematik alimi Uluğ Bey
» Dinlendik'te Ramazan
» Yazılacak çok şeyimiz...
» Türkmen Mefhumu
» Beli bükük ihtiyarlarımıza sahip çıkmak
» İbrahim Kafesoğlu ve Milliyetçilik anlayışı
» Sergi şöleninde huzur iklimi
» İnsanlarımız biraz olsun...
Gazeteler
Yerel Gazeteler